Tarihteki Bilim Adamlari - Sayfa 2 - Güncel Forum - Guncelforum.net
Güncel Forum - Guncelforum.net  
CANLI SOHBET İÇİN TIKLA GüncelForum Online Sohbet Odaları Açıldı Hemen Giriş Yap EN GÜZEL TATİL YERLERİ Yerli Ünlüler

Geri git   Güncel Forum - Guncelforum.net > Tarih, Psikoloji, Felsefe, Hukuk > Tarih

Tarih Tarih Hakkında Herşey, Türk Tarihi, Ülke Tarihleri, tarih bilgisi

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 23.09.08, 08:01   #11 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Schiller

SCHİLLER, Johann Friedrich Von: Almanya'da 19. Yüzyılın ilk yarısında ortaya çikan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü.

Özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Schiller, 1795 yılında yayınlanan Über die asthetische Erziehung des Menschen (İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar) adlı eseriyle Batı kültürünün bütün bir tarihini ortaya koyma yolunda bir denemeye kalkışmıştır. O, işte bu deneme çerçevesi içinde, modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı teşhis eden ilk düşünürlerden biri olma onurunu taşir.

Yaşamlarında formun tamlığıyla içeriğin bütünlüğünü, imgelemin ilk gençliğiyle aklın olgunluğunu birleştirdiklerini düşündüğü Yunanlı model alan Schiller'e göre, modern insan kendi içinde bölünmüş bir insan olup, insan doğasının birliği ilerleme fikriyle, kültürdeki ilerleme düşünüyle bozulmuştur. Modern insandaki bu bölünmüşlük ve yabancılaşmanın ilacının, Schiller sanat olduğunu düşünmüştür. Başka bir deyişle, o sanatı insanlık için ahenkli, organik bir birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görmüştür. Güzellik doğa halinden salt fiziki bir boyutu olan bireye bütünüyle karşit ahlaklı bireyin ihtiyaçlarına uygun düşen bütünlüklü ahlaki evreye giden yoldur. Sanat ve güzellik, özgürlük yoludur.

O, insanda iki temel dürtünün bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, her zaman değişme için bastıran duyumsal dürtü, diğeri de birlik ve süreklilik arayan formel dürtü. Bunlardan her ikisi de, Schiller'e göre, kendilerine getirilecek olan sınırlamalara ihtiyaç duyarlar; böyle bir sınırlamanın amacı ise, duyumsal dürtünün ahlak yasasına zarar vermemesi, formel dürtünün de duyguları öldürmemesi ve dolayısıyla bütünlüklü insana ulaşilmasıdır.
Bu ikisi arasında kurulmak istenen uyum, Schiller'e göre, üçüncü bir dürtü aracılığıyla sağlanabilir. Bu da, oyun dürtüsüdür. Söz konusu oyun dürtüsü, filozofa göre, sanatta ortaya çikar. Zira, duyumsal dürtünün nesnesinin yaşam, formel dürtünün nesnesinin form olduğu yerde, oyun dürtüsünün nesnesi veya amacı yaşana, canlı formdur. Ona göre, duyumsal dürtüyle formel dürtü, yalnızca sanat oyununda bir araya gelir ve insan güzeli temaşa ederken, ruh bir yandan ahlak yasası diğer yandan da fiziki zorunluluk arasında mutlu bir ortam yaratabilir. O, modern öznelligin tanımlayıcı özelligi olan çatisma ve yabancılaşmanın sanat veya oyun yoluyla gerçekleşecek yaratıcı çözümü için umut beslemiştir.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 08:02   #12 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Seneca

Milattan önce 5 ve Milattan sonra 65 yılları arasında yaşamış ünlü Romalı düşünür.

Stoacı ahlak görüşüyle tanınan Seneca, ahlakının temeline doğaya uygun yaşama ilkesiyle, bir bilge idealini yerleştirmiştir. Zamanın toplumunu bir vahşi hayvanlar topluluğu olarak gören Seneca, bilge kişisini, kendi kendine yeten, hazza olduğu kadar eleme karşi da duygusuz, korku bilmez, evrenin gerçek efendisi, erdemi özgür iradesinin sonucu olan ve ölümden korkmayan kişi olarak tanımlamıştır.

Başka bir deyişle, her ne kadar Stoacı maddeciliği benimsemiş olsa da, Tanrı'nın aşkın olduğunu öne süren Seneca, pratik felsefeyi öne çikarmis ve gerçek erdemle değerin, dışarıda değil de, insanın içinde olduğunu belirtmiştir. Harici iyiler ve zenginlikler, insana mutluluk sağlamazlar.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 08:03   #13 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Thales

Batı Felsefesinin ilk filozofu.

M.Ö. 6. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Thales'te, felsefe bakımından önem taşiyan husus, onun 'Neyin var olduğu', 'Neyin gerçek olduğu' ya da 'Neyin gerçekten var olduğu' sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır. O doğada var olan şeylerin tüketici bir listesini yapmayı amaçlamamış, fakat şeylerin varlığa gelmeleri ve daha sonra da yok olup gitmeleri olgusundan etkilenmiştir. 'Neyin var olduğu' sorusunu yanıtlamanın en önemli yolu, onun gözünde birlik ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde ifade edebilmekten geçmiştir. O, buna göre, gözle görünen bireysel varlıkların ve değişmelerin oluşturduğu kaosun, çoklugun gerisinde akılla anlaşilabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales, çoklugun kendisinden türediği, çoklugun gerisindeki bu birliğin 'su' olduğunu öne sürmüştür.
Kendisinden önceki felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Yunan filozofu Aristoteles, Thales'i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü belirtir. Yine, Thales'in Akdeniz'i aşarak, Mısır'a yapmış olduğu seyahatler, suyun insan yaşamı üzerindeki önemi ve değerini ona göstermiş olabilir. Thales'i arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde ilk filozof olarak önemli kılan şey, verdiği yanıttan çok, sorduğu sorudur. Buna göre, o varlığın ya da dünyanın nihai ve en yüksek doğasının ne olduğu sorusunu sormuş olduğu için önemlidir.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 08:03   #14 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Kıbrıslı Zenon

M.Ö. 335-263 yılları arasında yaşamış olan, Stoa Okulunun kurucusu, Yunanlı filozof.

Akademi'de Krates'in nezaretinde felsefeyle meşgul olan Zenon, Stoalılar tarafından benimsenen temel ilkeleri belirlemiştir. Ona göre, gerçek olan herşey maddidir. Fakat evren, pasif bir maddeden oluşmamıştır. Değişen bir yapısı olan düzenli bütün olan evrendeki pasif maddeden başka, doğadaki düzenleyici, aktif ögeyi temsil eden bir güç daha vardır. Bu aktif güç, maddeden farklı değildir, ancak maddenin değişik bir görünümüdür. O, hava akıntısı ya da nefes gibi, sürekli olarak hareket eden ince bir şeydir. Zenon bu gücün ateş olduğunu söyler; ona göre, bu ateş var olan herşeye yayılır.

Bu maddi ateşin en temel özelligi akıldır. Bu ateş, evrendeki en yüksek varlık türüdür. Zenon'a göre, Tanrı herşeydir. Yani, Tanrı bireyleri birbirleriyle birleştiren ateş ya da sıcak nefestir. O, doğanın içindeki akıl ya da rasyonel güçtür. Tanrı'nın ateş ya da rasyonel bir güç olduğunu söylemek, doğaya aklın ve akıl ilkesinin egemen olduğunu söylemekten başka bir şey değildir. Madde, kendisinde bulunan bu akıl ilkesine göre davranır. Maddenin bu ilkeye göre olan sürekli eylemi, Zenon'a göre, bizim doğa yasası dediğimiz şeyi meydana getirir. Zenon, bilgi anlayışında, sözcüklerin düşünceleri ifade ettiğini, düşüncelerin ise, bir nesnenin zihin üzerindeki etkisi sonucu ortaya çiktigini söyler. Zihin, doğuştan boş bir levhadır ve düşünce dağarcığını dış dünyadaki nesnelerden etki aldıkça doldurur. Bu nesneler, duyuların oluşturduğu kanallardan geçerek, zihinde izlenimler meydana getirirler. Aynı nesnelerle tekrarlanan çok sayıda ilişki, izlenimleri çogaltir, belleğimizi geliştirir. Bu, bize önümüzde duran nesnenin ötesine geçerek, genel kavramlara ulaşma olanağı sağlar. Zenon'a göre, bir şeyin doğru ya da iyi olduğu şeklindeki bir yargı izlenimlerimizin bir ürünüdür.

Zenon, insan ve ahlak anlayışında, dünyanın bir parçası olan insanın da aynı şekilde maddi bir varlık olduğunu ve tanrısal ateşten pay aldığını söyler. İnsandaki bu ateş, onun tüm vücuduna nüfuz eder ve insana hareket etme ve dış dünyadan duyumlar alma olanağı verir. Yani, Zenon'a göre, insandaki bu ateş, onun ruhunu meydana getirir. O, insan ruhunun en iyi ifadesini akılda ve akıllılıkta bulduğunu savunur. İnsan için akıllılık ise, onun kendisinin de bir parçası olduğu yetkin doğa düzenini anlayıp bilmesi anlamına gelir. Zenon'un ahlakı, işte bu doğa ve insan anlayışına uygun olarak, bir yandan akla ve bilgiye, bir yandan da doğal düzene boyun eğmeye dayanır







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 08:04   #15 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Sokrates

M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon'un hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafından beğenilmeyen Sokrates, 'yeni tanrılar icad ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baştan çikardigi' gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiştir.

Sokrates'in felsefedeki ve felsefe tarihindeki önemi, onun bilinçli ve ahlaki kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan ilişkisinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının kişisel, toplumsal ve ahlaki boyutunu ön plana çikaran Sokrates, insanlara özsel bileşenlerinin ruh olduğunu, onların ruhlarına özen göstermeleri gerektiğini anlatmaya çalismis, bu düşüncesini ifade etmek, onu eylemleriyle somutlaştırmak için de, yaz kış çiplak ayakla ve ince bir entariyle dolaşmıştır.

Fiziği itibariyle çirkin biri olan Sokrates, insanların yüzlerini ve fiziki yapılarını değiştiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini değiştirip geliştirebileceklerini belirtmiştir. Buna göre, Sokrates, felsefesinde herşeyden önce, insanın doğası, ihtiyaçları, amaçları ve değerleri üzerinde durmuş, neyin onu tamamlayacağını araştırmıştır.

O, aynı çerçeve içinde, dilin doğasıyla ilgilenmiş ve düşünme, anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. Yaşadığı dönemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlak alanını da kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliğin, adaletin, cesaretin, v.b. anlamının ne olduğu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer, Sokrates'e göre, bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz. Kargaşa, Sokrates'e göre, hem entelektüel ve hem de ahlaki yönden olur. Ona göre, entelektüel olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsanız ve ahlaki olarak da, söz konusu sözcükler ahlaki fikirlere karşilık geldiği zaman, sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz. Sokrates işte bu kargaşayı sona erdirmek, insanlara ahlaki gelişmelerinde yol göstermek için, bir tartışma ve ögretim yöntemiyle, bir tanım yöntemi geliştirmiş ve tartışmalarıyla, evrensel değerlerin özünü ve gerçek anlamını ortaya koymaya çalismistir.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 08:44   #16 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Tarihte Başarılı Müslüman Bilim Adamları

Müslüman Bilim Adamlari ve Özellikleri



-Abdüsselam : ( 1926 - 19 ) Pakistanlı Fizik Bilgini İlk nobel ödülü alan müslüman bilim adamı.



Ahmed Bin Musa : ( 10 yüzyıl ) Sistem mühendisliğinin Öncüsü. Astronom ve Mekanikçi.



Akşemseddin : ( 1389 - 1459 ) Pasteur önce Mikrobu bulan ilk bilim adamı. İstanbulun fethinin manevi babasıdır. Fatih sultan Mehmet' in Hocasıdır



Ali Bin Abbas : ( ? - 994 ) 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını yapan bilim adamı. Kılcal damar sitemini ilk defa ortaya atan bilim adamıdır. Eski çağın en büyük hekimlerinden olan hipokratesin (Hipokrat) Doğum olayı görüşünü kökünden yıktı.



Ali Bin İsa : ( 11 yüzyıl ) İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren müslüman bilim adamı.



Ali Bin Rıdvan : ( ? - 1067 ) Batıya tedavi metodlarını öğreten islam alimi.



Ali Kuşçu : ( ? - 1474 ) Ünlü Bir türk astronomi ve matematik bilginidir.



Ammar : ( 11 yüzyıl ) İlk katarak ameliyatını kendine has biçimde yapan müslüman bilim adamı.



Battani : ( 858 - 929 ) Dünyanın en meşhur 20 astrononumdan biri trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin.



Beyruni : ( 973 - 1051 ) Dünyanın döndüğünü ilk bulan bilim adamı ümit burnu, amerika ve japonyanın varlığından bahseden ilk bilim adamı. Beyruni amerika kıtasının varlığını kristof colomb'un Keşfinden 500 sene önce bildirmiştir. Matematik, Jeoloji, Coğrafya, Tıp, Felsefe, Fizik, Astronomi gibi dallarda eserler yazmıştır. Çağın En Büyük Alimidir.



Bitruci : ( 13 yüzyıl ) Kopernik'e yol açan öncülük eden astronom bilim adamı.



Cabir Bin Eflah : ( 12 yüzyıl ) Ortaçağın büyük matematik ve astronom bilginidir . Çubuklu güneş saatini bulan ilk bilim adamıdır.



Cabir Bin Hayyan : ( 721 - 805 ) Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası sayılır. Maddenin en Küçük parçası atomun parçalana bileciğini bundan 1200 sene önce söylemiştir.



Cahiz : ( 776 - 869 ) Zooloji İlminin öncülerindendir. Hayvan gübresinden amonyak elde etmiştir.



Cezeri : ( 1136 - 1206 ) İlk sistem mühendisi ve ilk sibernetikçi ve elektronikçi Bilgisayarın babası; oysa bilgisayarın babası yanlış olarak ingiliz matematikçisi Charles Babbage olarak bilinir..



Demiri : ( 1349 - 1405 )Avrupalılardan 400 yıl önce ilk zooloji ansiklopedisini yazan alimdir ... Hayatül hayavan isimli kitabı yazmıştır.



Dinaveri : ( 815 - 895 ) Botanikçi Ve astronom bir alim olarak bilinir.



Ebu Kamil Şuca : ( ? - 951 ) Avrupaya matematiği öğreten islam bilgini.



Ebu'l Fida : ( 1271 - 1331 ) Büyük Bir bilgin tarihçi ve coğrafyacıdır.



Ebu'l Vefa : ( 940 - 998 ) Matematik ve Astronomi bilginidir trigonometriye tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı kazandıran matematik bilginidir.



Ebu Maşer : ( 785 - 886 ) Med-cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgindir.



Evliya Çelebi : ( 1611 - 1682 ) Büyük Türk seyyahı ve meşhur seyahatnamenin yazarıdır.




Farabi : ( 870 - 950 ) Ses olayını ilk defa fiziki yönden ele alıp açıklayıp izah getiren ilk bilgindir.



Fatih Sultan Mehmet : ( 1432 - 1481 ) İstanbulu feth eden ve Havan topunu icad eden yivli topları döktüren padişahtır fatihin kendi icadı olan ve adı "şahi" olan topların ağırlığı 17 ton ve bakırdan dökülmüş olup 1.5 ton ağırlığındaki mermileri 1 km ileriye atabiliyordu bu topları 100 öküz ve 700 asker ancak çekebiliyordu..



Fergani : ( 9 yüzyıl ) Ekliptik meyli ilk defa tesbit eden astronomi alimi.



Gıyasüddin Cemşid : ( ? - 1429 ) Matematik alimi. Ondalık kesir sistemini bulan çemşid cebir ve astronomi alimi.



Harizmi : ( 780 - 850 ) İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten bilgin. Adı algoritmaya isim oldu rakamları Avrupa' ya öğreten bilgin. Cebiri sistemleştiren Bilgin.



Hasan Bin Musa : ( - ) Dünyanın çevresini ölçen, üç kardeşler olarak bilinen üç kardeşten biri..



Hazini : ( 6 - 7 yüzyıl ) Yerçekimi ve terazilerle ilgili izahlarda bulunan bilgin.



Hazerfen Ahmed Çelebi : ( 17 yüzyıl ) Havada uçan ilk Türk. Planörcülüğün öncüsü.



Huneyn Bin İshak : ( 809 - 873 ) Göz doktorlarına öncülük yapan bilgin.



İbni Avvam : ( 8 yüzyıl ) Tarım alanında ortaçağ boyunca kendini kabul ettiren bilgin.



İbni Battuta : ( 1304 - 1369 ) Ülke ülke , kıta kıta dolaşan büyük bir seyyah.



İbni Baytar : ( 1190 - 1248 ) Ortaçağın en büyük botanikçisi ve eczacısıdır.



İbni Cessar : ( ? - 1009 ) Cüzzam hastalığının sebeb ve tedavilerini 900 sene önce açıklayan müslüman doktor.



İbni Ebi Useybia : ( 1203 - 1270 ) Tıp Tarihi hakkında eşsiz bir eser veren doktor.



İbni Fazıl : ( 739 - 805 ) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran vezir.



İbni Firnas : ( ? - 888 ) Wright kardeşlerden önce 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren alim.



İbni Haldun : ( 1332 - 1406 ) Tarihi ilim haline getiren sosyolojiyi kuran mütefekkir. Psikolojiyi tarihe uygulamış, ilk defa tarih felsefesi yapan büyük bir islam tarihçisidir. Sosyolog ve şehircilik uzmanı.



İbni Hatip : ( 1313 - 1374 ) Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan doktor.



İbni Havkal : ( 10 yüzyıl ) 10 asır önce ilmi değeri yüksek bir coğrafya kitabı yazan alim.



İbni Heysem : ( 965 - 1051 ) Optik ilminin kurucusu büyük fizikçi. İslam dünyasının en büyük fizikçisi, batılı bilginlerin öncüsü, göz ve görme sistemlerine açıklık kazandıran alim. Galile teleskopunun arkasındaki isim.



İbni Karaka : ( ? - 1100 ) Dokuzyüz yıl önce torna tezgahı yapan bilgin.



İbni Macit : ( 15 yüzyıl ) Ünlü bir denizci ve coğrafyacı. Vasco da Gama onun bilgilerinden ve rehberliğinden istifade ederek hindistana ulaştı.



İbni Rüşd : ( 1126 - 1198 ) Büyük bir doktor, astronom ve matematikçidir.



İbni Sina : ( 980 - 1037 ) Doktorların sultanı. Eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulan dahi doktor. Hastalık yayan küçük organizmalar, civa ile tedavi, pastör' e ışık tutması, ilaç bilim ustası, dış belirtilere dayanarak teşhis koyma, botanik ve zooloji ile ilgilendi, Fizikle ilgilendi, jeoloji ilminin babası.



İbni Türk : ( 9 yüzyıl ) Cebirin temelini atan islam bilgini.



İbni Yunus : ( ? - 1009 ) Galile'den önce sarkacı bulan astronom.



İbni Zuhr
: ( 1091 - 1162 ) Endülüsün en büyük müslüman doktorlarından asırlarca Avrupa'da eserleri ders kitabı olarak okutuldu.



İbnünnefis : ( 1210 - 1288 ) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü islam alimi.



İbrahim Efendi : ( 18 yüzyıl )Osmanlılarda ilk denizaltıyı gerçekleştiren mühendis.



İbrahim Hakkı : ( 1703 - 1780 ) Büyük bir sosyolog, psikolog, astronom ve fen adamı. En ünlü eseri marifetnâme, Burçlardan, insan fizyoloji ve anatomisinden bahsetmiştir.



İdrisi : ( 1100 - 1166 ) Yedi asır önce bügünküne çok benzeyen dünya haritasını çizen coğrafyacı.



İhvanü-s Safa : ( 10 yüzyıl ) çeşitli ilim dallarını içine alan 52 kitaptan meydana gelen bir ansiklopedi yazan ilim adamı. Astronomi , Coğrafya, Musiki, Ahlâk, Felfese kitapları yazmıştır.



İsmail Gelenbevi : ( 1730 - 1791 ) 18 yüzyılda osmanlıların en güçlü matematikçilerinden.



İstahri : ( 10 yüzyıl ) Minyatürlü coğrafya kitabı yazan bilgin.



Kadızade Rumi : ( 1337 - 1430 ) Çağını aşan büyük bir matematikçi ve astronomi bilgini. Osmanlının ve Türklerin ilk astronomudur.



Kambur Vesim : ( ? - 1761 ) Verem mikrobunu Robert Koch'dan 150 sene önce keşfeden ünlü doktor.



Katip Çelebi : ( 1609 - 1657 ) Osmalılarda rönesansın müjdecisi coğrafyacı ve fikir adamı.



Kazvini : ( 1203 - 1283 ) Ortaçağın Herodot'u müslümanların Plinius'u , astronom ve coğrafyacı bilgin.



Kemaleddin Farisi : ( ? - 1320 ) İbni Heysem ayarında büyük islam matematikçisi, fizikçi ve astronom.



Kerhi : ( ? - 1029 ) İslam Matematikçilerinden.



Kindi : ( 803 - 872 ) İbni Heysem'e kadar optikle ilgili eserleri kaynak olan bilgin. Fizik, felsefe ve matematik alanında yaptığı hizmetleri ile tanınmıştır.



Kurşunoğlu Behram : ( 1922 - ? ) Genelleştirilmiş izafiyet teorisini ortaya atan beyin güçlerimizden. Halen prof. Behram Kurşunoğlu Amerika da florida üniversitesinde teorik fizik merkezinde başkanlık yapmaktadır




Lagarî Hasan Çelebi : ( 17 yüzyıl ) Füzeciliğin atası, osmanlılarda ilk defa füze ile uçan bilgin.



Macriti : ( ? - 1007 ) Matematikte başkan kabul edilen Endülüslü Matematikçi ve astronom.



Mağribi : ( 16 yüzyıl ) Çağının en büyük matematikçilerinden . Mağribinin eseri olan Tuhfetü'l Ada isimli kitabında üçgen, dörtgen, daire ve diğer geometrik şekillerinin yüz ölçümlerini bulmak için metodlar gösterilmiştir.



Maaşallah : ( 72? - 815 ) Meşhur islam astronomlarındandır. Usturlabla İlgili ilk eseri veren bilgindir.



Mes'ûdi : ( ? - 956 ) Kıymeti ancak 18. 19. Yüzyıllarda anlaşılan büyük tarihçi ve coğrafyacı. Mesudi günümüzden 1000 sene önce depremlerin oluş sebebini açıklamıştır. Mesûdinin eserlerinden yel değirmenlerinin de müslümanların icadı olduğu anlaşılmıştır.



Mimar Sinan : ( 1489 - 1588 ) Seviyesine bugün dahi ulaşılamayan dahi mimar. Mimar Sinan tam manası ile bir sanat dahisidir.



Muhammed Bin Musa : ( 9 yüzyıl ) Dünyanın Çevresini ölçen 3 kardeşten biri. Matematikçi ve astronom.



Mürsiyeli İbrahim : ( 15 yüzyıl ) Piri reisten 52 sene önce bugünkü uygun Akdeniz haritasını çizen haritacı. Günümüzden 500 sene önce kadar önce yaşamıştır.



Nasirüddin Tusi : ( 1201 - 1274 ) Trigonometri sahasında ilk defa eser veren, Merağa rasathanesini kuran, matematikçi ve astronom.



Necmeddinü-l Mısri : ( 13 yüzyıl ) Çağının ünlü astronomlarından.



Ömer Hayyam : ( ? - 1123 ) Cebirdeki binom formülünü bulan bilgin. Newton veya binom formülünün keşfi ömer hayyama aittir.



Piri Reis : ( 1465 - 1554 ) 400 sene önce bu günküne çok yakın dünya haritasını çizen büyük coğrafyacı. Amerika kıtasının varlığını kristof kolomb 'dan önce bilen ünlü denizci.



Razi : ( 864 - 925 ) Keşifleri ile ün salan asırlar boyunca Avrupa'ya ders veren kimyager doktor ünlü klinikçi. Devrinin En büyük bilgini İbni Sina ile aynı ayarda bir bilgin.



Sabit Bin Kurra : ( ? - 901 ) Newton' dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin. Dünyanın çapını doğru olarak hesaplayan ilk islam bilgini. Matemetik ve astronomi alimi.



Sabuncu Oğlu Şerefeddin : ( 1386 - 1470 ) Fatih devrinin ünlü doktor ve cerrahlarındandır. Deneysel fizyolojinin öncülerindendir.



Seydi Ali Reis : ( ?-1562 ) Ünlü bir denizci, matematik ve astronomi alimidir.



Şemsettin Halili : ( ?-1397 ) Büyük bir astronomi bilginidir.



Şihabettin Karafi : ( ? - 1285 ) orta çağın en büyük fizikçi ve hukukçularından.



Takiyyüddin Er Rasit : ( 1521 - 1585 ) İstanbul rasathanesi ilk kuran çağından çok ileride asrın önde gelen astronomi alimidir.



Uluğ Bey : ( 1394 -1449 ) Çağının en büyük astronomu ve trigonometride yeni çığır açan ünlü bir alim ve hükümdar.



Zehravi : ( 936 -1013 ) 1000 sene önce ilk çağdaş ameliyatı yapan böbrek taşlarının nasıl çıkarılacağını ve ilk böbrek ameliyatını gerçekleştiren bilim adamı..



Zerkali : ( 1029 - 1087 ) Keşif ve hizmetleri ile ün salmış astronomi alimidir







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 09:35   #17 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Diger Bilim Adamlari..

ALBERT ABRAHAM MİCHELSON



19 Aralık 1852’de doğdu. Orta öğrenimini San Francisco’da yaptı1896’da, Başkan Grant’ın özel adayı olarak Deniz Akademisi’ne girdi. 1873’te, oraya fizik-kimya öğretmeni oldu. Bilimsel araştırmaya yöneldi.

Duragan esirin, maddi bir şey olması ve yeri okyanus gibi kuşatması durumunda, ışığın aktarılmasına engel biçimleyeceğini düşündü. Eğer esir yoksa, her iki yöndeki hız arasında bir aryam olmayacaktı.

Enterferometre denen bir aygıtla, ışık ışınını ikiye ayırdı Michelson. Yar saydam bir aynaya uzanan ışından bir bölüğü, onun ardında bulunan ve saydam olmayan bir başka aynaya gidiyordu. Bir bölüğü de, yine saydam olmayan başka bir aynaya uzanıyordu. Birbirine dikti, saydam olmayan aynalar. Ana ışının bu iki bölüğü, gözlemcinin gözünde birleşiyordu.

Michelsen Amerika’da Claveland’da (Ohio) fizik profesörü oldu. Ve deneylerini profesör Morley’le yaptı. Bu deneyler, bilim tarihinde “Michelson-Morley Esir Saptama Deneyleri” adıyla anılırlar.

-1887’de Belmour dizisi tayfında ışınların çok sık, adeta “çeft katlı” olduğunu gördü. Sapma, H alfa için, yaklaşık olarak 0.12 Avogadroydu.

-1887’de ışık dalgasının, uzunluk ölçüsü olarak ileri sürdü. 1893’te ayar metresinin uzunluğunun, Cadmium tayfındaki çeşitli dalga uzunluklarını fonksiyonu olduğunu, Paris ‘teki Uluslar arası Ağırlıklar ve ölçüler Bürosu’na kabul ettirdi.

-1889-91 arasında Jüpiter uydularının çapını ölçtü. Sonra Mont Wilson Gözlemevi’nin 2 metre 54 santimlik teleskopunda dev kırmızı yıldızların çapını ölçme denemelrin yaptı.

Bunlar gibi çok önemli çalışmalara imza atan Michelson Amerikan Fizik Derneği Başkanlığı’na seçilir ve 1907 yılında Nobel ödülü alır.



ALBERT EİNSTEİN

Albert Einstein, modern zamanların en ünlü bilim insanı... Uzay, mekân ve zaman kavramlarını değiştiren bir fizikçi. Dağınık saçları ve çorapsız giydiği ayakkabılarıyla hep göze batan bu çok yönlü bilim insanının gizli kalmış dünyasında yolculuğa başlıyoruz...

Einstein, 1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda bu korkularının gereksizliği anlaşılacaktı. Giderek meraklı, hayal gücü zengin bir çocuk olarak büyüyordu.

Okulu hiçbir zaman sevemedi. Gerçekten de, genç Einstein'ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri, kendisinin de sonradan belirttiği gibi, okulda değil başka yerlerde atılmıştı: "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi.Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!" 1955'te hayata gözlerini yumana kadar bilim dünyasına çok şey kattı. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanında çalışmalarıyla aldığı Nobel Fizik Ödülü, dahinin en önemli başarılarından sadece ikisi ya bilinmeyen dünyası.



Einstein ve X-files. Öteki bilim insanlarının aksine, X-files adı verilen normal üstü konulara çok meraklıydı. 1920'li yıllarda, fizik üzerine amatör araştırmalar yapan Amerikalı yazar Upton Sinclair'ın, telepatiyi konu alan "Zihinsel Radyo" (Mental Radio) adlı kitabına önsöz yazmıştı. Einstein, Sinclair'ın "altıncı his" ile ilgili kanıtlarının göz ardı edilemeyeceğine inanıyordu. Hatta, insanların telepatik yollarla iletişim kurabileceklerini de açıklamıştı. Bu savlarını, zihinsel yeteneklerini geliştirmek için katıldığı seanslara, yani kişisel deneyimlerine dayandırıyordu. 1930'da, Alman Otto Reiman'ın düzenlediği ruhsal testlere katıldı. Reiman, insanların yazı örnekleri üzerinde parmaklarını gezdirerek onların kişiliklerini analiz edebileceğini ileri sürüyordu. Sürekli tekrar-lanan başarısına rağmen, Einstein "soğuk okuma" denilen bu yönteme sıcak bakmadı. Bunun yanı sıra, ruhlarla ilişkiye girdiklerini belirten medyumlara hiçbir zaman inanmadı.

Einstein'ın ününü kurtaran kötü hava koşulunun öyküsü, satır aralarından kalma. Görelilik teorisinin en dramatik öngörülerinden biri de, geniş bir plastik tabakanın gülleyle kıvrılması gibi, uzay-zaman madde adacıklarının bulunduğu çevrede uzayın eğriselleşmesi (veya kıvrılması) ilkesiydi. Einstein 1912'de, bu görüşünü kanıtlamak için bir deney yapmaya karar verdi.

Gökyüzünün aynı bölümündeki yıldızların Güneş gibi, az da olsa yer değiştirdiğini ve yıldızların yaydığı ışıkların, Güneş'in büyük hacmiyle eğriselleşmiş uzay-zamanın dış hattını izlediğini kanıtlamak istiyordu. Bu yer değiştirme, Ay'ın Güneş'i kapattığı Güneş tutulması sırasında ölçülebilirdi. Yer değiştirmenin boyunu ölçtü, çok küçük bir açıyla gerçekleşiyordu. Einstein'ın deneyinin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen bilim adamları, Güneş tutulması sırasında yıldızları gözlemlemeye koyuldular. Ancak, tüm çabalarına rağmen kötü hava koşulları ve savaş nedeniyle bunu gerçekleştiremediler. Aslında bu durum Einstein için şans sayılabilir. Çünkü, 1915'te ilk hesaplamasının yanlış olduğunu fark etti.

Yer değiştirme düşündüğünden ve hesapladığından iki kat fazla oranda gerçekleşiyordu. 1919'da, bilim adamları, Brezilya'dan ve Afrika sahillerinden tam Güneş tutulmasını izleme fırsatı buldular. Ve, ileri sürdüklerinin tamamen doğru olduğunu gördüler.

O ve evrensel hatası..Einstein'ın "Hayatımın en büyük hatası" şeklinde tanımladığı olaylar zincirinin kökeni 1917'ye, Görelilik Kuramı üzerine çalıştığı yıla uzanıyor. O dönemde, bilim insanları evrenin sonsuz ve değişmez olduğunu kabul etmişlerdi. Einstein'ı yılgınlığa düşüren ise, yeni bulduğu denklemlerin hep hareketli bir evreni desteklemesiydi. Dolayısıyla, kendisini pek çok öğrencinin yaptığı gibi davranmak zorunda hissetti ve evrenin sabitliğini korumak için, denklemlerine "lambda faktörü"nü kattı. Her şeye rağmen, 1927'de ABD'li astronom Edwin Hubble, evrenin gerçekte genişlediğini ilan etmişti.

Einstein bunun üzerine, ilk baştaki özgün denklemine dönerse, evrenin genişlemesini açıklayabileceğini anladı. Ve bir daha kullanmamak üzere lambda faktörünü denkleminden çıkarttı. Ancak, çok geçmeden astronomlar lambda faktörü gibi unsurların varlığına; hatta, evrenin büyümesini hızlandırdığına ilişkin kanıtlar buldular. İşte, Einstein'ın en büyük yanılgısı, lambda faktörünün bir yanılgı olduğunu düşünmesiydi.

Einstein aslında E=mc2'ye inanmıyor muydu? Einstein, göreliliği kullanarak kütlenin (m), yüksek değerdeki enerjiye (E) eşitliğini kavradı; kesin değere ışık hızının karesi (c2) ile ulaşılıyordu. Bu uluslararası sistem birimiyle (SI unit), 1017 çok yüksek bir değeri karşılıyordu ve maddenin her kilogramda, nükleer santralin bir yılda ürettiğine eşit enerji yayması anlamına geliyordu.

Akıllara durgunluk veren bu fikrin uygulamaya geçirilmesine Einstein bile inanmıyordu. Hatta 1905 yılında yazdığı, buluşunun kökenini oluşturan tezin başlığını soru işaretiyle atmıştı: "İnsan vücudunun ataleti, enerji doygunluğuna mı bağlı?" 1934'ün sonlarında bile, denklemini "atomu ayrıştırarak" enerji elde etmek için kullanma düşüncesini gözden kaçırıyordu. Yanlış yolda olduğu 4 yıl sonra kanıtlandı. Alman bilim adamı Otto Hahn ve meslektaşları uranyumun atomlarını ayrıştırdı.

Bu, nükleer güç ve silahlara doğru atılan bir adımdı. Einstein, hatasını anlayınca hemen harekete geçti. 1939'da ABD başkanı Franklin Roosevelt'e bir mektup yazarak, Naziler'in nük-leer silahları geliştirebileceği uyarısında bulundu. Bu mektup, müttefiklerin ilk atom bombasını yapmalarında önemli rol oynadı.

Einstein, komünistlikle ve ajanlıkla da suçlandı.E=mc2 denkleminin fikir babası olmasına rağmen, hiçbir zaman Manhattan Projesi (ABD'nin gizli atom bombası yapma planı) içinde yer almadı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz'ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, Einstein'ın neden ajanlıkla suçlandığını ortaya koyuyor. Öldüğü yıl olan 1955'te FBI'ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyaları 1.500 sayfayı bulmuştu. Bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya'daki evini haberleşme merkezi olarak kullanmaktan suçlanıyordu.

İddiaların somut dayanakları var mıydı? 1930'lu yıllarda Einstein, emperyalizm karşıtı eylemler yapan ve ulusal ba-ğımsızlığı savunan sol eğilimli bir örgütün onursal başkanıydı. Aynı zamanda, komünist ajanlar Hilaire Noulans ile eşinin saklanmasına yardımcı olmuştu. Tüm bunlara rağmen, Sovyetler Birliği'ni eleştirdiği pek çok kamuoyu açıklaması yaptı ve Yahudiler'e karşı tavırlarından dolayı onlar için çalışmayı reddetti.

Ölüm ışınını keşfetmiş miydi? FBI raporlarında geçen en ilginç konulardan biri de, çok büyük güce sahip bir ışın makinesi icat ettiği iddiasıydı. İddia az da olsa gerçeğe dayanıyordu. Soruşturma, 1940'ın Aralık ayında yayılan dedikodularla başladı. Einstein'ın arkadaşı Gustav Bucky'nin komşusu, Einstein ve Bucky'nin Manhat-tan'daki geçici laboratuvarda "ölüm ışını makinesi" üzerinde çalıştıklarını ileri sürmüştü.

Yetkililer, laboratuvarda makineyle ilgili hiçbir ipucuna rastlayamadılar. Ancak laboratuvar yıkılmıştı, dolayısıyla bu durumdan kuşkulanmışlardı. Gerçekten de Einstein, ölüm ışınını farkında olmadan keşfetmişti; ama, bu iddialardan çok önce. 1916 yılında, atomdaki elektronların, yüksek enerji seviyesine sıçradığında, enerjilerini tek frekanslı ışık atılımı şeklinde serbest bırakarak bir araya toplandıklarını gösterdi. Bu ışın demeti incelendiğinde, barındırdığı yoğun gücün bir metali bile kesebileceği anlaşıldı. Bu araştırması, günümüzde kullanılan ölüm ışını, laserin atası kabul ediliyor.

Teori üretmesinin yanında, sıkı bir kâşifti de. 1925'te bir gün, buzdolabından sızan ölümcül soğutucu gaz nedeniyle yaşamını kaybeden bir ailenin haberini okudu. Endüstri kimyagerleri henüz güvenli soğutucu gazını bulamamıştı. Bunun üzerine Einstein, fizikçi arkadaşı Leo Szilard'la bir ekip oluşturarak daha güvenli buzdolabını tasarlamaya koyuldular. Sonuç dahiyaneydi: Sodyum ve potasyum karışımını borulara pompalamak için elektromanyetik alanı kullanan ve sıvıya dönüşmeden önce dondurucu kimyasal maddeyi sıkıştıran bir tasarım.

Dondurucu madde buzdolabının içinde dolanırken ısınıyor, tekrar gaz haline dönüşüyor ve buzdolabı içindeki sıcaklığı alıyordu. Hiçbir mekanik parça gerektirmediğinden, tehlikeli kimyasal madde, borular içinde güvenli bir şekilde dolaşıyordu. Einstein ile Szilard bir başka buluşa daha imza attılar (musluk suyunun gücünü kullanarak günlük kullanım suyunu soğutan cihazı ekleyerek) ve bu soğutucunun patentini Electrolux'e sattılar. Ancak, buzdolabı ticari amaçla satışa sunulmadı. Kimyagerler daha sonra, güvenli soğutucu freonu (ozon tabakasına zarar verdiği ileri sürüldü) geliştirdiler.

Einstein, Tanrı ile kumar oynadı ve kaybetti. Mimarlarından biri olmasına karşın, atomaltı parçacıkları yönlendiren kurallar biçiminde tanımlanan "kuvantum teorisi"ni hiçbir zaman tam olarak benimsemedi. Parçacıkların nasıl hareket ettiğine ilişkin bilginin her zaman belirsiz kalacağını ileri süren görüşü reddetti. Onun yerine, kuvantum teorisinin döneme ait bir açıklama olduğunu ve bir gün belirsizliği ortadan kaldırılacak yeni bir teorinin bulunacağına inandı. Bu konuda en önemli sözlerinden biri "Tanrı'nın evrenle kumar oynadığına inanamam." oldu. Einstein'ın kuvantum teorisi ile ilgili görüşleri yıllarca sadece öngörü şeklinde kaldı. Dahası, kimse yanlışlığını ileri süremedi.

Ancak, 1964'te İskoç fizikçi John Bell, onun "Tanrı ve kumar" ifadesini test edebilecek matematik kuramını buldu. Deney, Alain Aspect ve ekibi tarafından 1982'de Paris'te yapıldı. Ekip, özel optik araçlar içinde yol alan fotonların özellikleri üstünde çalışarak, Einstein'ın belirsizlik hakkında söylediklerini ve dahası, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı yol alamayacağı savının tersini kanıtladılar. Fizikçiler, ileri sürü-len teorilerin hangisinin doğru olduğunu tartışıyor.

Einstein ve kadınlar. Dahinin kadınlar üzerindeki manyetik etkisi tartışılmazdı. Bunun en açık kanıtı, iki evliliği sırasında yaşadıkları ilişkilerdi.

Mileva kendisinden hamile kaldıktan sonra onunla evlenmiş; ancak, kuzini Elsa'yla evlenebilmek için de ondan boşanmıştı. İkinci evliliği Elsa'nın ölümüne kadar sürmüş olsa da, bu arada aşk ma-ceraları yaşamaktan geri kalmadı. Birlikte olduğu kadınların kimlikleri ve ilişkilerin yoğunluğu tarihçilerce tartışıla dursun, Roger Highfield ve Paul Carter adlı yazarlar önemli kanıtlara ulaştılar. Onlara göre; sekreteri Betty Neumann, Avusturyalı güzel sarışın Margarette Lebach ve iki zengin kadın Elsa Mendel ile Estella Katzenellenbogen, beraber olduğu kadınlar arasında.

Beyniyle ilgili garip hikâye, hakkındaki son bilinmeyen. Einstein öldükten sonra beyni çıkarıldı ve halen ABD, Wichita'daki yaşlı doktorun evinde, bir kavanozda saklanıyor. Dr. Thomas Harvey, 1955 yılındaki otopsi sırasında, dehasıyla ilgili ipuçları bulabilmek amacıyla Einstein'ın beynini çıkarmıştı. Beyniyle ilgili temel bilgiler çok da farklı değil. Beyni, normal koşullarda 1,4 kg. olan insan beyninden yüzde 12 oranında daha hafif. Beyninden alınan örnekleri inceleyen nörologlar, ilgi çekici özelliklere rast-ladılar. Örneğin, düşünce için gerekli sinirleri besleyen "gliyal hücre" sayısının fazla olduğunu belirlediler. 1999 yılında Kanada, McMaster Üniversitesi'nden uzmanların yaptığı araştırmalarda da, Sylvian fisürünün (yarığı) gelişmiş ve alt parietal lobunun normale göre yüzde 15 daha geniş olduğu tespit edildi.

Uzmanlar, gelişmiş Sylvian fisürünün, beyindeki bilgi alışverişini kolaylaştırdığını; parietal lobun ise, matematikle ilgili yeteneği ve uzay-mekân bağlantısı kurma yetisini artırdığını belirtiyorlar.





ARCHİMEDES(ARŞİMET)(M.Ö. 287-212)

Grek kökenli bir aileden gelen Archimedes,Sicilya'nın Siraküz kentinde doğdu.Babası tanınmış bir astronomdu.Öğrenimini,dönemin bilim merkezi olan İskenderiye'de tamamladı;Euclid geometrisi onu nerdeyse büyülemişti.Siraküz'e döndükten sonra tüm yaşamını matematik ve bilisel çalışmalara verdi.

Archimedes'in dikkat çeken bir özelliği çok yanlı bir araştırmacı olmasıydı:ilgi alanı kuramsal matematikten uygulamalı fizik ve savaş mühendisliğine uzanan çeşitli alanları kapsıyordu.Bilimsel kişiliğinde göz alıcı teknisyen becerisiyle üstün matematik yeteneğinin birleştiği görmekteyiz.Ama ilgi odağında öncelikle koni kesitleri,hidrostatik ve dengeye ilişkin kuramsal sorunlar yer alıyordu.Problem çözme büyük tutkusuydu.Söylentiye göre,kumsalda bir geometri problemi üzerinde uğraşırken kendisine yaklaşan Romalı askerlerin farkına varmaz,saldırıya uğrayarak yaşamını yitirir.

Fizikte şimdi 'Archimedes ilkesi' diye bilinen bir doğa yasasını bulmanın heyecenıyla banyodan kendini sokağa atıp 'Buldum,buldum!' diyerek sokakta çıplak koşmuştu.

Sudan daha yoğun bir nesne,suya daldırıldığında,taşırdığı suyun ağırlığınca ağırlığından yitirir.Archimedes ilkesi denen bu ilişki hidrostatik diye bilinen fizik dalının temel taşıdır.İş bu kadarla kalmaz.Archimedes hidrostatiğin temelini attığı gibi fiziğin ana dalı mekaniğin de temelini atar.

Kaldıraç,pratik yararı çok eskiden bilinen,çeşitli uygulama alanları olan bir ilkeye dayanır.Helenist dönemden 2000 yıl öncesine uzanan Asur ve Mısır uygarlıklarına ait pek çok yapı ve yontularda ilkenin örneklendiği görülmektedir.Archimedes'in yaptığı ilkeyi teorik yönden temellendirmek olmuştur.Geçmişten gelen uygulama ve gözlem birikimi ilkeyi doğrulayıcı nitelikteydi kuşkusuz;ama bu Archimedes için yeterli değildi.Archimedes,''Eşit olmayan iki ağırlık,destek noktasından bu ağırlıklarla ters orantılı mesafelerde dengelenir,''diye dile getirdiği ilkeyi bir yasa olarak ispatlama yoluna gider.Bilindiği gibi o çağda bir bilimin yetkinlik ölçütü önermelerinin aksiyom ve teorem olarak dedüktif bir dizgede düzenlenebilmesiydi.Bunun bilinen en çarpıcı örneğini Euclid geometrisi ortaya koymuştu.Euclid'i örnek alan Archimedes benzer başarıyı önce hidrostatikte,sonra mekanikte gösterir.

Archimedes kuşkusuz antik dünyanın ilk ve en büyük bilim adamıydı.Bugün dünyamıza gözlerini açsa,ne bilimimiz,ne de bilime dayalı teknolojimiz onu fazla şaşırtmayacaktır,herhalde!Onun çoğu kez gözden kaçan ama belkide en büyük başarısı araştırma etkinliğinde gözlem ile ussal çıkarımı birleştirmesi,modern anlamda bilimsel yöntemin ilk özgün örneğini ortaya koymuş olmasıdır.

Ayrıca Archimedes,bilimde atılım gücünü,''Bana bir dayanak gösterin,tüm dünyayı yerinden oynatayım!''çağrısında dile getirmişti.



BENJAMİN FRANKLİN
Diplomat,bilim adamı, yazar, yayımcı ve basımcı olarak çok değişik alanlardaki önemli katkılarıyla tanınan Franklin’in ABD tarihinde saygın bir yeri vardır. İngiliz kökenli ve 17 çocuklu bir ailenin 10. oğlu olarak Massachusetts’in Boston kentinde doğdu. Yalnızca iki yıl okula gidebildi. Bir süre babasının sabun ve mum imalathanesinde çalıştıktan sonra ağabeylerinden birinin basımevinde çıraklığa başladı. El yazısını değiştirerek yazdığı birtakım yazıları basılması için gizliğe ağabeyinin oda kapısının altından atıyordu. Ağabeyi bunları kimin yazdığını anladığında aralarında kavga çıktı. Kendine iş aramak zorunda kalan17 yaşındaki Franklin philadelphia ‘da bir basım evine girdi. İyi bir usta olduğunda Pennsylvania valisi ona kendi basım evini kurma olanağını sağladı. Franklin baskı makinesi ve hurufat almak için İngiltere ye gitti. Ne var ki vali sözünde durmayınca Londra da parasız kaldı. Ama çok geçmeden bir basın evinde iş bularak iki yıla yakın İngiltere de kaldı. Philadelphia ya döndüğünde basın işini sürdürdü. 1729 da sıkıcı ve az sayıda okuyucusu olan bir gazeteyi satın alarak kısa zamanda bunu canlı eğlendirici ve çok satılan bir yayına dönüştürdü. 1732-1757 yılları arasında çalışkanlığı, dürüstlüğü ve sağduyuyu öven özdeyişlerin yer aldığı bir almanak yayımladı.

Franklin in ilgi alanı çok genişti. Bir kitaplık hastane, gönüllü itfaiye örgütü, kent temizliği ekibi, sigorta şirketi, daha sonra Pennsylvania üniversitesine dönüşen Philadelphia akademisini kurdu. Geliştirdiği odun sobası 200 yıl kullanıldı. Bu arada birkaç yabancı dil ile birkaç müzik aleti çalmayı öğrenmek içinde zaman buldu. Bilime büyük ilgi duyan Franklin fırtınalı bir havada gökyüzünde şimşekler çakarken uçurtma uçurarak yaptığı deneyde şimşeğin aslında bir elektrik akımı olduğunu kanıtladı. Bu deneyden sonra da paratoneri buldu. Pozitif, negatif, elektrik pili gibi, elektrikle ilgili terimleri de ilk kez o kullanmıştır. 1753 de kuzey Amerika daki İngiliz kolonilerinin posta müdürü yardımcılığına atandıktan sonra hem etkin hem de karlı bir posta hizmetleri servisi kurdu. 1755 de Fransızlara ve yerlilere karşı kuzeybatı cephesinin savunulmasında önemli bir görev üstlendi. 1757 de Pennsylvania halkı ile Pennsylvania topraklarının en büyük bölümüne sahip Penn ailesi arasındaki çatışmayı çözümlemek için İngiltere ye gönderildi. Bu görevi başarıyla yerine getirdi ve 1762 de philadelphia ya geri döndü. 2 yıl sonra Amerikan kolonilerinden istenen vergiler konusunda İngiliz bakanlarla görüşmek üzere bir kez daha İngiltere ye gitti. Savaşın kaçınılmaz olduğunu anlayınca kolonilerdeki halka yardım etmek amacıyla Amerika’ya döndü. 1776 da koloniler İngiliz yönetiminden bağımsız yaşamaya karar verdiklerinde, Bağımsızlık Bildirgesinin yazılmasına yardım eden ve imzalayanlardan biri de Franklin di. Sonra ki yıl Fransa dan ekonomik ve askeri yardım isteyen delegeler arasında bulunan Franklin, Fransızların kolonilerinin müttefiki olmalarını sağladı. Amerikan bağımsızlık savaşının sonunda İngiltere ile barış görüşmelerine katıldı ve barış antlaşmasının hazırlanmasına katkıda bulundu. ABD ‘nin yönetim biçimini belirlemek üzere 1787 de toplanan Philadelphia anayasa kurultayının üyelerinden biriydi.




BLAİSE PASCAL

Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren dehalardandır. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde, daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlamış, bir üçgenin içi açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur. Avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca’yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal’ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştır. Pascal çocukluğunda “ Geometri neyi inceler?” sorusunu babasına sormuş, o da “ Doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler” demiştir. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sorunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Eukleides’in Elementler’ini ve Apollonius’un Konikler’ini vermiştir. Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Paskal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerin mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti. Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve özgün bir araştırmacıydı. 23 yaşında, Torriçelli’nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tutuğunu , yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayılar ıvermiştir. “ Pascal Üçgeni” nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris’de öldü.


CHARLES DARWİN (1809-1882)



Düşünce tarihinde pek az bilim adamı Darwin ölçüsünde tepki çekmiştir.Evrim kuramını içine sindiremeyenler onu hiçbir zaman bağışlamamışlardır.Yaşadığı dönemde,''Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı.baban tarafından mı?''diye alaya alınmıştı.Günümüzde ise daha ileri giden,onu bir ''şarlatan'',dahası bir ''şeytan''diye karalamak isteyen çevreler vardı.

Bir bilim adamına gösterilen bu tepkinin nedeni neydi?Darwin kimdir,ne yapmıştı?

Darwin küçük yaşlarında ikende horlanmıştı,hem de babası tarafından:''Seni anlaşılan,ava çıkma,köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor.Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır!''

Geleceğin yüz karası olacağı söylenen çocuk,biyolojinin anıt yapıtı 'Türlerin Kökeni'nin yazarı,tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur.

Varlıklı bir aileninçocuğu olarak dünyaya gelen Charles Darwin,sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirir.Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiçbir şey esirgemeyen babası başarılı ve saygın bir hekimdi.Dedesi Erasmus Darwin,evrim konusuyla ilgilenen tanınmış bir doğa bilginiydi.Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles okulda parlak bir öğrenci değildi.Öğretmenleri arasında ona ''aptal'' gözüyle bakanlar bile vardı.Oysa bu bakış,yüzeysel bir izlenimi yansıtmaktaydı;sıkıntı Charles'ın okul programıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgilerinden kaynaklanıyordu.Daha küçük yaşında onu saran bu ilgi,ilerde belirginlik kazanan üstün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü.

Üniversitenin,ilk iki yılında aldığı tıp örenimi başarısız geçer.Dönemin tartışmalı konuları arasında onu yalnızca canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekteydi.Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu;hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna eder.Edinburg'dan Cambridge Üniversitesi'ne geçen delikanlı burada da,teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürür;oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazanır.Bu arada botanik ve jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmaz.Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirir.ama kilisede görev almaya yönelik değildir.Bir rastlantı,aradığı olanak kapısını ona açar.Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle'e doğa araştırmacısı aranmaktaydı.Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darwin'e,masrflarını kendisinin karşılaması koşuluyla,bu görev verilir.Ancak genç bilim adamının babasının desteğini sağlaması kolay olmaz.1831'de başlayan bu geziye Darwin beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla,dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler toplar;gözlemsel bilgiler edinir,notlar alır.Doğa onun için tükenmez bir labaratuvardı.Özellikle Gallapagus adalarındaki dev kaplumbağalar ile kuşlar üzerindeki gözlemleri,değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda ona önemli ipuçları sağlamıştı.Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak yaşamlarını sürdürdüğü,kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.Ülkesine döndüğünde Darwin'in yapması gereken şey,topladığı bilgileri işlemek,evrim olgusuna kanıtlara dayalı açıklık getirmekti.Ne var ki,bu kolay olmayacaktı.Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti.Sonra,evrim konusu dikenli bir sorundu;yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı.

Darwin incelemelerinden türlerin sabit olmadığını,uzun süreli de olsa,çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti.Ama ''evrim'' denen bu değişimin düzeneği neydi?Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darwin'e 1838'de okuduğu bir kitap ışık tutar.Thomas Malthus'un yazdığı 'Nüfus Üzerine Deneme' adlı bu kitap ilginç bir tez ortaya koyuyordu:canlılar için yaşam bir var olma ya da yok olma savaşımıdır;çünkü,hemen her çevrede,nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır.Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider;çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken,uyum kuranlar çoğalır.19.yüzyılın acımasız kapitalizminin''laissez faire et laissez passer''(bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler)sloganında da yansıyan bu düşünce,Darwin'in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur:doğal seleksiyon evrimin itici gücü,ilerlemenin dayandığı düzenekti.

Evrim düşüncesi,insanın kendi varlık kökenini bilme merakınıda içermektedir.İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mitoloji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz.Ancak bilim öncesi açıklamalar masalımsı birer öğreti niteliğindedir.Her şey gibi insanda Tanrısal gücün ürünüdür.Gelişmiş dinlerde bile evrim düşüncesi yer almamıştır.

Evrimden ilk söz edenler,M.ö.6.yüzyılda yaşayan İyonyalı filozoflar olmuştur.Thales tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğu savındaydı.Daha çarpıcı görüşü onu izleyen Anaximander'de bulmaktayız:''Canlıların kaynağı denizdir.Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık.''Gene o dönemin bir başka filozofu,Herakleitus,canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinir.Bunlardan iki yüzyıl sonra gelen antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te evrim düşüncesi daha belirgindir.Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

(1)Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu,

(2)Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği,

(3)Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.

Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktu.Gerçek kutsal kitaplarda açıklanmıştı.Evrim düşüncesi bir sapkınlıktı.

Evrime bilimsel yaklaşım,Aydınlık Çağı'nın sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekler.Bu alanda ilk adımı Fransız doğa bilimcisi Buffon'un attığı söylenebilir.Buffon,canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyulur.İlgilendii konuların başında evrim geliyordu.Fosil ve diğer kaynaklara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşmıştı.Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca,Buffon,''kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum''diyerek sessizliğe gömülür.

Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus'un modern sınıflandırma yöntemine ilişkin çalışması evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir.Darwin'in dedesi Erasmus Darwin de,Buffon gibi,canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi.Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilgini Lamarck ise evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturur.Kısaca,''canlılrın yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin(bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi,organların kullanılış veya kullanışsızlık nedeniyle olabilir)kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği ''diye özetleyebileceğimiz bu kuram,sağduyuya yatkın görünmesine karşın,bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulamaz.Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana,bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi benimsenmesine olanak vermiyordu.Açıklama gücünü bugün de koruyan,daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darwin'e borçluyuz.1859'da yayımlanan 'Türlerin Kökeni'adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı.Kısa sürede birkaç yeni basım yapan kitap,insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı.Dönemin seçkin bilginlerinden T.H.Huxley'in şu sözlerinin çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir:Biz türlerin oluşumuna ilişkin doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik.Aradığımızı Türlerin Kökeni'nde bulduk.Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı.Bilimsel görünen diğer açıklamarı da yeterli bulamıyorduk.Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.

Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır (1)Canlı dünyada,yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim;(2)'Doğal Seleksiyon' dediğimiz evrim sürecini işler kılan düzenek.Birinci nokta,türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi.İkinci nokta,evrimin tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi.

Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon,başlangıçtan günümüze değin,değişik eleştirilere uğramıştır.Bu nedenle,ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir.

Darwin'in evrim kuramı,gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.İlk olgu,üreme biçimleri ne olursa olsun,canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir.İkinci olgu,bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.Bu iki olgudan,Darwin 'yaşam savaşımı'ilkesine ulaşır.Üçüncü olgu,canlıların(bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile)az ya da çok belirgin farklılıklar sergilemesidir.Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu Darwin'i temel ilkesi olan doğal seleksiyon düşüncesine götürür.Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa,doğal koşullara uyum bakımından,özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin(veya türlerin)egemenlik kurması,diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır.Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe,tüm eleştiri ve uğraşlara karşın,daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır.Ayrıntılarda kimi değişikliklere uğramakla birlikte,kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını gösreren herhangi bir belirti yoktur ortada!

Newton,yerçekimi ilkesiyle devinim yasalarının,yersel ya da göksel,tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti.Darwin de yaşam savaşımı,doğal seleksiyon,çevreye uyum gibi birkaç ilke içeren kuramıyla evrim olgusuna bilimsel açıklama getirdi;insanın ottan çiçeğe,amipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir parçası olduğunu gösterdi.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 09:51   #18 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Tarihteki Bilim Adamlari..

ENRiCO FERMi




Enrico Fermi İtalyan fizikçi. 1901 yılında Roma’da Dünya’ya geldi. 1926’da Roma Üniversitesi’nde kuramsal fizikçi profesörü olan Enrico Fermi, 1938’de çekirdek fiziği üzerine yapmış olduğu araştırmalarıyla Nobel ödülünü kazandı. İkinci Dünya savaşı’nın başlarında ABD’ye göç edip, atom bombası yapmayı amaç alan Manhattan tasarısına katıldı. Bu arada Nükleer reaktörü gerçekleştirdi.1945’te Chicago Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. Atom fiziğiyle ilgili çalışmalarıyla ve yapay radyoaktiflik incelemeleriyle ün yaptı; ayrıca parçacıkların istatistik mekaniği üstüne önemli bir kuram ortaya attı: Fermi Dirac İstatistiği Aslında elektronlara uygulanan sonuçlar, n değişik durumda bulunabilen N taneciklerin dağılım yasasının bulunmasına olanak verir.

Enrico Fermi 29 Eylül 1901'de Roma'da doğdu. Babası polis şefi Alberto Fermidir. Ilk olarak dilbilgisi okuluna kaydoldu.Onun ilk matematik ve fiziğe olan yeteneğini keşfeden ve destekleyen babasının arkadaşlarından A. Amidei olmuştur. 1918'de Pisa Üniversitesinin bursunu kazandı. Pisa Universite'sinde 4 yıl kaldıktan sonra 1922' de professör Puccianti'den doktorasını aldı.

Bir yıl sonra 1923'de Italyan hükümetinden burs kazandı. Ve Göttingen'de professör Max Born'la birkaç ay birlikte çalıştı. Rockefeller bursuyla 1924'de Leyden'e P. Ehrenfest'le birlikte çalışmaya gitti. Aynı yıl Florence üniversite' sinde matematiksel fizik dersleri vermek için Italya'ya gitti.

1926'da Fermi günümüzde Fermi istatistiği olarak bilinen Pauli parçaçıklarının istatistiğini keşfetti.Bose-Einstein istatistiğine göre hareket eden bosonların tersine, bu parcacıklar fermion olarak bilinir. 1927'de Fermi, Roma üniversite'sinde teorik fizik profesörü oldu.Bu görevini 1938' de Mussolini' nin faşist diktatörlüğünden kaçıp Amerika'ya göç edinceye kadar sürdürdü(Nobel ödülünü aldıktan hemen sonra).

Roma'daki ilk yıllarında kendini elektromanyetik problemlerin çözümüne ve bazı spectroskopik olayların teorik olarak açıklamasına verdi.Fakat asıl ilerlemesini çalışmalarını elektron ve atom çekirdeği üzerine yaptığı zaman gerçekleştirdi.1934'de Beta bozumu Teorisini geliştirerek Pauli'nin radyasyon Teorisi ile birleştirdi. Curie ve joliot' un yapay radyasyonu keşfinden sonra notron bombardımanına tutulan aşağı yukarı her elementin nükleer dönüşüme tabi olduğunu keşfetti. Bu araştırma, yavaş notronların ve Nükleer Fission'un keşfine, ayrıca o zamana kadar periyodik tabloda bilinen elementlerden farklı elementlerin bulunmasına yol açtı.

1938'de Fermi tartışmasız notronlar konusunda en iyiydi. Bu çalışmalarına Amerika'da da devam etti.Amerika'ya varışından hemen sonra Columbia Universite' sine fizik profesörü olarak atandı.Hahn ve Strassmann'nin 1939'un başlarında fission'u keşfinden sonra ikincil notronların yayılma ve zincirleme reaksiyon olasılığını hesapladı.Bu çalışmalarına büyük bir istekle devam etti ve birçok deneyden sonra kontrol altındaki ilk zincirleme reaksiyonu gerçekleştirdi. Bundan sonra atom bombası yapımındaki sorunların aşılmasında önemli rol oynadı, Manhattan Projesi liderlerinden biriydi.

1944'de Fermi Amerikan vatandaşı oldu. II. dünya savaşından sonra 1954' de ölümüne kadar sürecek olan nükleer çalışmaları için Chicago Universite 'sinden profesörlük teklifini kabul etti. Burada yoğunluğunu yüksek enerji fiziğine verdi ve pion-nucleon etkileşimi çalışmalarına öncülük etti. Yaşamının son yıllarında Fermi kozmik ışınların kaynağını araştırmakla geçirdi.Sonunda kozmik ışınların çok büyük enerji kaynakları olduğunu gösteren bir teori geliştirdi.

Fermi'nin teorik ve deneysel fiziği konu alan bir çok yayımı vardır. Bunlardan bazıları ,elektronik gazların istatistiğinin hesabı ve Paul'i parçacıklarından oluşan gazları konu alan "Sulla quantizzazione del gas perfetto monoatomico", Rend. Accad. Naz. Lincei, 1935, Atomun istatistiksel modelini(Thomas-Fermi atom modeli) ve atomik özelliklerin hesaplanmasında yeni bir yaklaşımı (semiquantitative method) inceleyen Quantentheorie und Chemie, Leipzig, 1928, "Uber die magnetischen Momente der AtomKerne", Z. Phys., 1930, "Tentativo di una teoria dei raggi ß", Ricerca Scientifica, 1933 sayılabilir.

Söz konusu tertip nötronları, termik hızlarla yavaşlatan grafit blokları ile bir araya getirilmiş uranyum içerecek şekilde Chicago Üniversitesinin bahçesinde kurulmuştur. Nötronları soğurmak ve böylece reaksiyonun hızını kontrol etmek amacıyla, atom piline kadmiyum çubuklar yerleştirildi. Kadmiyum çubuklar yavaş yavaş çekildi ve kendi kendine devam eden zincir reaksiyon gözlendi. Ferminin bu başarısı, dünyada ilk nükleer reaktörün imali ve atom çağının başlangıcı olmuştur. Fermi 53 yaşında iken kanserden öldü.Bir yıl sonra yüzüncü element keşfedildi ve kendisinin onuruna bu element fermium olarak adlandırıldı.

Ona Nobel ödülü yavaş notronların yarattığı radyasyon ve nükleer enerji alanındaki çalışmalarından dolayı verildi. Profesör Fermi Laura Capon ile 1928'de evlendi.Giulio adında bir oğlu Nella adında bir kızı vardır. Boş zamanlarında yürümeyi,tırmanmayı ve kış sporlarını severdi. 29 kasım 1954'de Chicago'da öldü.

Ernest Rutherford (1871-1937)



Thomson’un öyküsüne ara verelim ve Atlantik ötesinde Kanada’ya gidelim. Çünkü oraya çok büyük araştırmacı gidiyor. Rutherford’dan söz ediyorum. İngiltere’de Cambridge’in Cavendish laboratuvarında ünlü fizikçi J.J. Thomson’la çalışmakta olan 27 yaşındaki Yeni Zelandalı genç fizikçi Ernest Rutherford,1898 yılında, o sırada İngiliz dominyonu olan Kanada’nın Montreal McGill Üniveristesi’ne profesör olarak gelmeyi kabul etti. Onu çeken şey, kendine sağlanan alçakgönüllü olanaklar değil, radyoaktiflikle ilgili arşatırmalarına cömertçe yardım yapılacağıydı. İngiltere’den ayırılmadan önce de Kanada’ya uranyum ve toryum tuzları gönderdi. Toryum ve türevlerinin radyoaktifliğinin üzerinde duruyordu. Toryum,gümüş beyazlığında,ama görece yumşak bir metaldi ve adını İskandinav mitolojisindeki Tanrı Tor’dan alıyordu. Genç araştırmacı,rekabet duygusuna sahipti. Ona göre, bu bilimsel yarıştaki en iyiler, Becquerel ve Curie’lerdi. 1901’de J.J. Thomson’a yazdığı bir mektupta “yalnızlık duygusu” çektiğinin altını çizmektedir. Kendini, fizik dünyasının,Avrupa laboratuvarlarının çok uzağında hissetmektedir. Bununla birlikte bir yıl geçmeden her şey değişiverdi. Avrupa’nın en dinamik genç bilim adamları Montreal’a, Rutherford’un yanına gelmeye can atıyordu. İyi de o arada ne olmuştu?

Tartışmadan Doğan Büyük Dostluk

Rutherford yukarıda anılan mektubunda(1901) şöyle yazıyordu: “ Yarın bizim yerel Fizik Cemiyeti’nde büyük bir tartışmalı toplantımız olacak ve bu vesileyle kimyacıları alaşağı etmeyi umuyoruz” .Genç fizikçi,kılıç çektiği kimyacılara,tıpkı dört yıldan az bir süre önce hocası J.J.Thomson’un keşfettiği elektron gibi,atomun da, daha küçük parçaları bulunduğunu ve bir kimyasal elementin,kimyasal yöntemleriyle değil, kendi ışımasıyla “bölündüğünü” göstermek istemekteydi. Karşısında, kendine yaraşır bir rakip vardı: Bu Mc Gill’de asistanlığa yükselmiş,genç ve yetenekli bir kimyacı olan Frederic Soddy idi.Frederic Soddy (1871-1937), Oxford’dan gelmişti;çelişkileri yakalamada usta, tartışmalara tutkun ve konuşma yeteneğiyle karşısındakileri etkileyen bir kişiydi. Soddy,değişmez ve bölünemez olan atomun kimyanın temelini oluşturduğunu anımsatarak,ışınımların, kendi başına alındığında tartılabilir nitelikteki bir kimyasal tözle aynı maddi dayanıklılığa sahip olmadıklarını savundu. Elbette bu savunma doğru değildi. Bununla birlikte, bu unutulmaz tartışmanın ardından,Rutherford, Soddy’e kendisiyle birlikte çalışmasını önerdi. Toryumun ışımasının yapısını çözebilmek için bir kimyacıyla çalışması gerektiğini görmüştü Rutherford.Rutherford,coşkulu, büyük bir enerjiye sahip,ani öfke krizlerine girebilen bir kişiydi; kanıtlamaların gücüyle ikna etmeyi başarırdı. Kavrayış gücü ünlüydü:bir sürü çelişik olgunun ortasında,anlamlı olanı görebilir ve dirençle ipucunun peşinden koşabilirdi. Çözümü sezebilme gücü vardı onda. Deneyleri her zaman için basitti ve gereksiz zorlamalardan arınmıştı. Deneyin önceliği, mutlak bir buyruk niteliğindeydi; gözlemlere dayanmayan bir kuramsal varsayımın onun gözünde hiçbir değeri yoktu. Üniversitedeki meslektaşlarından bir edebiyat profesörü,onun karşısındakilerde bıraktığı izlenimin bir tek terimle betimlenebileceğini söylemiştir : Rutherford “radyoakitf”ti. Frederick Soddy’ye gelince,o keskin bir zekalı bir insandı. Kültürlüydü. Akıl yürütmeleri hızlı ve parlaktı. Tartışmayı da seviyordu.Bu iki kişilik uzlaştı ve son derece verimli bir18 ay geçti. Soddy,kimyasal araştırmaları Rutherford da fiziksel ölçümleri üstlenmişti. Dönüşümü hemen kabullenen kimdi biliyor musunuz? Soddy idi. Katı bir madde olan toryumun sürekli olarak bir gaz oluşturmasını yorumlayan Soddy, Rutherford’a “Bu bir transmutasyon. Toryum parçalanıyor ve bir başka element dönüşüyor” dediğinde Rutherford ona şöyle karşılık veriyor: “ Tanrı aşkına Soddy,çeneni kapat,bizi simyacı sanacaklar”.Atomun değişmezliğine ve bölünmezliğine ilişkin düşünceler altüst oluyordu. Rutherford ve Soddy’nin açıklamaları Mc Gill Ünvisersitesi’nin tutucu profesörlerini dehşete düşürmüştü. Bunlar, Rutherford ve Soddy’nin üniversitenin saygınlığına gölge düşürecekleri vaazlarını verdiler. Bereket kıdemli,yaşlı ama ileri görüşlü fizik profesörleri de vardı. Bunlardan John Cox, Rutherford ve Soddy’nin çalışmaları için “bu yeni kavrayış Üniversite’nin ününe katkıda bulunacaktır” diye savundu.Aslında yeni kuram bilimsel topluluk tarfından hemen benimsendi. Yaşlı Lord Kelvin’in bazı itirazları olduysa da,bunlar uzun sürmedi. Bu buluş Rutherford’a ve Soddy’ye dünya çapında bir saygınlık kazandırdı.Radyoaktiflikle ilgi çalışmaları ona daha 1908'de Nobel Kimya Ödülü’nü getirmişti. Rutherford ve Soddy, daha önce değişmez olarak düşünülen kimyasal elementlerin radyoaktiflik sürecinde başka elementlere dönüştüğünü bulmuşlardı. Soddy, yeni olayı “radyoatif dönüşüm” olarak adlandırmayı önerdi. Kurşunun altına dönüşümü gibi, elementlerin dönüşümü,19. yy kimyacılarının ve fizikçilerinin reddettiği bir eski simya düşüydü. Soddy’nin önerisine Rutherford’un yanıtı “Zeus aşkına Soddy, bizi simyacı sanacaklar” demek olmuştu.

Rutherford, 1908 yılında Nobel Ödülü’nü aldı. Hangi branştan mı ? Kimyadan. Nobel Komitesi, gerekçeyi şöyle anlatıyordu:“Parçalanma kuramı ve üzerinde temellendiği deneysel sonuçlar kimyanın temel kavramlarının yeni ve çok daha geniş bir şekilde yorumlanmasına yol açmıştır. 19. Yy boyunca atom ve kimyasal element,kimyasaal ayrıştırma yoluyla ulaşılabilen nihai birimleri göstermekle ve böylece deneysel araştırmanın sınırını oluşturmaktaydılar. Bu sınırın ötesinde neyin varolabileceğinin bilinmesi,şu ya da bu ölçüde belirsiz ve kısır spekülasyonların konusundan ibaretti. Uzun süre anlaşılamayan bu sınır,şimdi artık ortadan kalkmıştır… Elementlerin değişmezliği yasası artık savunulamaz ve atomların yapısı ile bu yapıyı yöneten yasalar, tıpkı onlardan önce moleküller için olduğu gibi,bundan böyle kesin ölçümlere dayanan bilimsel yöntemlerle araştırılabilecektir.”Aslında bilim dünyası Rutherford’u, Nobel Komitesinin ödüllendirdiği radyoaktif dönüşüm yasasından çok, birkaç yıl sonra Manchester’de yaptığı iki keşif nedeniyle daha çok tanır. Bunlardan birincisi 1911 yılında “atomun çekirdeği”nin varlığını kanıtlaması, ikincisi de 1919’da ilk yapay çekirdek dönüşümünü, azot atomunun oksijen atomuna dönüşümünü gerçekleştirmesidir.

Alfa ışınları ile atom incelemeleri ve radyoaktivite ile ilgili çalışmaları nedeniyle 1908'de Nobel Ödülü’nü aldı. kendisi alfa saçılma olayını şöyle yorumlamıştır: “ Alfaların geri saçılmasının tek bir çarpışma sonucunda meydana geldiğini düşündüm. Hesapları yaptığımda elde ettiğim sonuç şaşırtıcıydı. Alfa parçacığının yaklaşma uzaklığı çok küçük bir değere sahipti. Bu, ancak atom kütlesinin büyük bir kısmının çok ufak bir hacimde, çekirdekte yoğunlaşmış olması halinde mümkün olabilirdi Böylece, bir atomun, merkezinde ufak bir hacimde yoğun kütle ve yük içeren bir yapıda olduğu sonucuna vardım”


FRANCİS BACON(1561-1626)



Bacon,dar anlamda bir bilim adamı olmaktan çok,kendisine özgü yaklaşımıyla bir bilim yorumcusu,öngördüğü bilgi dünyasını kurma misyonuyla tabuları kırma savaşımı veren bir düşünürdü.İçine doğduğu dünya,çelişkilerle dolu bir dönemden geçmekteydi:bir yanda insanoğlunun yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı,bilgi arayışına girdiği;öte yanda büyü,fal türünden aldatıcı uygulamaların yaygınlık kazandığı,kilise buyruğuna ters düşünenlerin yakıldığı bir dönem!!

Bacon,İngiliz Kraliyet Sarayı çevresinde üst düzey yönetici bir ailenin çocuğu olarak büyümüştü.Daha küçük yaşlarındayken Francis,güzel ve ciddi konuşmalarıyla Kraliçi Elizabeth'in ilgisini çekti.Çok yönlü bir eğitimle yetişen delikanlı,18 yaşına geldiğinde diplomatlar arasına katılmaya,elçilerle birlikte Avrupa başkentlerine gidip gelmeye başladı.Ne var ki bu parlak başlangıç uzun sürmedi.Babasının erken ölümü,yarattığı politik skandal nedeniyle ağabeyinin ölüm cezasına çarptırılması aileyi çökertti.Annesinin geçim sorumluluğunu üstlenen Francis,bir yandan aile borçlarını ödeme uğraşı verirken,bir yandan da kendi geleceğini kurma çabasını elden bırakmıyordu.Başta Kraliçe olmak üzere hiç kimse yüzüne bakmıyordu artık!!Ama hüsrana dönüşen yaşamında onu ayakta tutan ve yaşam boyu sürecek bir inancı vardı:Uygar geleceğe giden yolda aydın kesime bilimin önemini kavratmak,bilimsel araştırmaya kurumsal bir kimlik kazandırmak.''İlgi alanımda yalnızca bilgi,bilgiye yönelik araştırma vardır,''diyordu Bacon.

Deneyimci(ampirik) felsefenin öncüsü olan Bacon,temelde somut sorunlara ağırlık veren pragmatist bir düşünürdü.İnsanlığın mutlu ve aydınlık geleceğine ilişkin,biraz ütopik ve iyimser bir beklentisi vardı.Ona göre bu geleceğin başlıca güç kaynağı güvenilir bilgiydi.Bacon,militan bir tutum içindeydi;yaşamını,tasımsal argümanlarını laf cambazlığı saydığı skolastik bilginlerin yetkisini kırmaya adamıştı.

Bacon,yöntem anlayışını ilginç bir benzetmeyle ortaya şu şekilde koymuştur:''Bilim adamı ne ağıı içinden çekerek ören örümcek gibi,ne de çevreden topladığıyla yetinen karınca gibi davranmalıdır.Bilimadamı topladığını işleyen,düzenleyen bal arısı gibi yapıcı bir etkinlik içinde olmalıdır.''

Bacon,deneysel bilimin inançlı bir savunucusu,bilimsel yöntem bilincini ön plana çıkaran bir öncüydü.Ne var ki,onun kendi yaşam dönemindeki bilimsel çalışmalarını yeterince izlediği söylenemez.Kepler'in ortaya koyduğu doğrulayıcı sonuçlara karşın,Kopernik dizgesini içine sindirememesi,üzerinde durulacak bir noktadır.Çağdaşı Galile'nin,deneyle matematiği birleştirerek bilimsel yönteme kazandırdığı yeni kimliğin farkına varmamış olması da ilginçtir.

Değindiğimiz tüm yetersizliklerine karşın,Bacon'un bilimsel gelişme için gerkli ortamın hazırlanmasında oynadığı büyük rolün önemi tartışılmaz.Unutmamak gerekir ki,Bacon bir bilimadamı olmaktan çok,bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü.


JAMES WATT



Bir söylentiye göre ünlü İskoçyalı mühendis watt, buhar makinesini henüz küçük bir çocukken, içine kaynar su bulunan bir çaydanlığın kapağının açılıp kapanmasını gözlemleyerek tasarlamıştır. Elbette bu söylenti doğru değildir. Ama onun buharın bir metal kaşık üzerinde su tanecikleri haline dönüşmesiyle ilgilendiğini biliyoruz. Gerçi Watt buhar makinesini bulmamıştır. Ama onu geliştirerek 19 yy sanayi devriminde çok önemli bir rol yüklenmesini sağlamıştır. Watt Clyde ırmağı yakınlarındaki Greenock da doğdu. Babası gemi yapımında çalışan bir marangozdu. Greenock lisesinde öğrenim gören Watt bir yandan da babasının atölyesinde ona yardım etti. Burada model yapımında büyük bir başarı gösterdi. 17 yaşındayken alet yapımcılığını öğrenmek amacıyla Londra ya gitti. Ama sağlığı bozulduğu için 1 yıl sonra kadar geri döndü. Daha sonra Glasgow Üniversitesinde alet yapımcısı olarak işe girdi. 1763 de Thomas Newcomen in buhar makinelerinden biri onarılmak üzere Watt’a getirildi. Aslında makine bozulmuş değildi; aksaklık, makine kazanının yeterli buharı üretebilecek büyüklükte olmamasından kaynaklanıyordu. Watt matineyi dikkatlice inceledi ve Newcomen tipi bir makinenin bu kadar çok buhar kullanmak zorunda olmasının nedenlerini araştırdı. Aksaklıkları tam olarak ortaya çıkarmak için basınç, yoğunluk ve buharın yoğunlaşması üzerine çalıştı. Newcomen’in makinesinde, silindir içindeki buhar su püskürtülerek yoğunlaştırıldıktan sonra, atmosfer basıncı pistonu aşağıya doğru itiyordu. Watt su püskürtüldüğünde silindirin kendisinin de soğuduğunu ve pistonun geri çekilebilmesi için silindire giren buharın önce silindiri tekrar ısıtması gerektiğini anladı. Isı kaybı yakıt kaybına neden oluyordu. Watt’ın buhar matinesine katkısı 1765 de ayrı bir yoğunlaştırıcı geliştirmesi oldu. Bu bir boruyla silindire bağlanmış boş bir kaptan oluşuyordu. Buhar bu kapta yoğunlaştırılıyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Watt ayrıca silindiri “ buhar ceketi” denen bir metal kılıfla çevreleyerek silindirdeki ısı kaybını en aza indirdi. Bu buluşlar önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağladı.

Watt 1775 de Birmingamlı işadamı Matthew Boulton (1728-1809) ile ortaklık kurdu ve bu kentin yakınlarındaki Soho atölyelerinde geliştirilmiş buhar makinesinin üretimine girişti. Watt ile Boulton arasındaki ortaklık oldukça verimliydi. Watt yeni buluşlar yapıyor, modern bir fabrikaya sahip olan Boulton ise işin ticari yanını yönlendiriyordu. Watt 1782 de çift etkili buhar makinesini geliştirdi. Bu makinede silindirin her iki ucu da kapatılmıştı ve buhar silindire önce bir uçtan sonra öbür uçtan besleniyor, böylece makine atmosfer basıncına bağımlılıktan kurtulmuş oluyordu. Watt ayrıca piston belirli bir yok aldıktan sonra silindire buhar girişini kapatan bir vana geliştirdi; vana kapandığında silindir içindeki buhar genleşiyor ve pistonun geri kalan yolunda daha büyük bir güçle itiyordu. Watt pistonun ileri geri hareketini dönme hareketine dönüştüren çeşitli yöntemlerde uyguladı. Pistonlu makinelerin gücünü ölçmek için kullanılan bir basınç göstergesi de geliştiren Watt’ın adı daha sonraları elektrikte güç birimi olarak geliştirilmiştir. Watt’ın araştırmaları buhar makinesiyle sınırlı değildi. Suyun hidrojen ve oksijen gazlarının bir karşımı olduğunu başkalarının yanı sıra oda keşfetmişti. Watt yaşamının sonraki yıllarını Birmingham yakınlarındaki Heathfield Hall da geçirdi. Burada pek çok buluş yaptı. Bu arada heykellerin kopyasının çıkarmak için bir makine ve çoğaltıcı bir baskı makinesi geliştirdi.


JOHANN GREGOR MENDEL(1822-1884)



Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel,Avusturya imparatorluğuna dahil Çekoslavakya'da yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelir.O zaman kırsal kesimde hala bir tür derebeylik egemendi.Topraksız köylüler için boğaz tokluğuna ırgatlık dışında fazla bir seçenek yoktu;tek kurtuluş yolu belki de eğitimdi.Ne var ki,eğitim de çoğunluk ilkokulla sınırlı kalmaktaydı;daha ilerisi için halkın parasal gücü yoktu.Herkes gibi Gregor'un da doğuştan alınyazısı babası gibi rençber olmaktı.Ama hayır,bu çocuk düzenin koyduğu engeli aşacak,kendine özgü kararlılık içinde yeteneğini ortaya koyacaktı.İlkokuldaki başarısı göz kamaştırıcıydı.Öğretmenlerinin ısrarı üzerine aile,sonunda çocuğun orta öğrenimi için izin verir.Gregor,evinden uzakta altı yıl bir yurtta yetersiz bir bakım ve beslenme koşullarına göğüs gererek okur;ama,acısını uzun yıllar çekeceği yorgun,cılız ve sağlıksız bir bedenle mezun olur.

Mendel daha öğrencilik yıllarında bilimin büyüsüne kendini kaptırmış;özellikle botanik yoğun ilgi alanı olmuştu.Fakat yüksek öğrenim onun için ulaşılması güç bir hayaldi.Burs olanağı yoktu;kız kardeşinin bağışladığı çeyizi de yeterli olmaktan uzaktı.Mendel için tek bir yol vardı:bir katolik manastırına girmek.Avusturya'da botanik müzesi,bahçe bitkileri ve zengin kitaplığıyla ünlü Brünn Manastırı Mendel için ''ideal''bir öğrenim merkeziydi.Yirmibeş yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in asıl özlemi hiç değilse bir ortaokulda öğretmen olmak,araştırmaları için daha elverişli bir ortam bulmaktı.Bu amaçla girdiği sınavda yeterli görülmez.Genç papaz umudunu yitirmemiştir.Viyana Üniversitesi'nde dört sömestr fizik ve doğal tarih eğitimi gördükten sonra şansını yeniden dener.Ama yine başarılı görülmez.Sınav kurulu ön yargılıdır;kendine özgü değişik bir tutum sergileyen genci anlamaktan uzak kalır.Adayın özellikle evrim ve kalıtıma ilişkin görüşleri bağışlanır gibi değildi.Mendel için artık manastıra çekilip araştırmalarını bahçe bitkileri üzerinde sürdürmekten başka çare kalmamıştı.

Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi,Mendel'in sürgit ilgi odağını oluşturan konuydu.Herkes yeni doğan bir yavrunun atalarının özelliklerini taşıdığını biliyordu.Dahası,kimi yavrunun daha çok anaya,kimi yavrunun da daha çok babaya çektiği gözden kaçmıyordu.Ancak bilinen bu olayların bilimsel diyebileceğimiz bir açıklaması yoktu ortada.Mendel bezelyeler üzerindeki deneylerine öyle bir açıklama bulmak için koyulmuştu.Çalışmasını,bu amaçla seçtiği 22 bezelyenin boylu-bodur,sarı-yeşil,yuvarlak-buruşuk...gibi 7 çift karşıt özellikleri üzerinde yoğunlaştırır.Örneğin,boylu ve bodur çeşitlerini çapraz döllendiğinde ilk kuşak melez ürünün tümüyle boylu olduğunu saptar.Melez ürünü kendi içinde dölleyerek elde ettiği ikinci kuşak ürünün büyük bir bölümünün boylu,küçük bir bölümünün ise bodur olduğu görülür.Mendel iki çeşit arasındaki oranı hesaplar:1064 bitkinin yaklaşık 3/4'ü boylu,1/4'ü bodurdur.Örneklem büyüklüğünden kaynaklanan olası hatayı göz önüne alan Mendel,oranı 3:1 olarak belirler.

Mendel başka bitkiler üzerinde yaptığı deneylerden de aynı sonucu almıştır.Daha sonra,biyologların böcek,balık,kuş ve memeliler üzerinde yürüttükleri deneylerde onun genetik teorisini doğrulamıştır.

Mendel teorisi,evrim kuramının başlangıçta açıklamasız bıraktığı kimi önemli konulara da ışık tutmuştur.Evrimi doğal seleksiyonla açıklayan Darwin de herkes gibi ana-baba özelliklerinin yavruda bir tür kaynaştığını varsayıyordu.Oysa bu doğru olsaydı,doğal seleksiyonla üstünlük kazanan özelliklerin kuşaklar boyu zayıflama sürecine girmesi beklenirdi.Örneğin,çok hızlı koşan bireyle koşma hızı normal bireyin çiftleşmesinden doğan bireyin koşma hızı ikisi arasında olacak,sonraki kuşaklarda fark daha da azalarak kaybolmaya yüz tutacaktır.Darwin de bunun böyle olmadığının farkındaydı.Kaynaşma varsayımı ne kimi yavruların ana babadan yalnızca birine benzemesi olayıyla,ne de arasıra görüldüğü gibi,beklenmedik bir özellikle dünyaya gelme olayıyla bağdaşmaktaydı.Özelliklerin önceki kuşak veya kuşaklardan olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavruya geçtiği düşüncesi,Mendel kuramının getirdiği bir açıklamadır.

Mendel,kuramını 1865'te bilim çevrelerine sunmuştu.Ancak Mendel hayattayken ilgi çekmeyen kuramın önemi,otuz beş yıl sonra kavranır.Hugo de Vries ve Weismann gibi bilim adamlarının çalışmaları olmasaydı Mendel'in devrimsel atılımı belkide daha uzun süre gün ışığına çıkamayacaktı.

Genetik teorisi,evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış,günümüzde olumlu olumsuz çokça sözü edilen genetik mühendisliği denen bir çalışmaya da yol açmıştır.


JOHANNES KEPLER


Johannes Kepler (1571-1630)’e “ astronominin prensi “ demek yeridir. Bilimsel gelişmeye katkısı kendini iki şekilde gösterir: ilki güneş sistemi ile ilgili bulguları ile kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İkincisi hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki ısrarı ile bilimsel metot anlayışını yeni bir düzeye çıkarır. Tycho Brahe ile tanışır ve gözlemevinde asistan olarak çalışır Tycho’nun ölmesinden sonra ona kalan gözlemsel verileri layıkı ile değerlendirir ve 1609’ da Yeni Astronomi kitabını yayınlar. Gezegenlerle ilgili üç kanun bulunur.

1-Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer.

2-Bir gezegenin güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar kateder. (İkinci gezegenlerin yörüngelerindeki hareket hızlarıyla ilgilidir. Buna göre gezegenin güneşe yakın geçtiği yerde hızının arttığı, uzak geçtiği yerlerde düştüğü anlaşılmaktadır.)

3-Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır.

Keplerin gerçek bilim adamı olarak büyüklüğünü en başta şu iki özelliği kanıtlamaktadır.

1-Kaynağını antik otoritelerden alan bazı düşünce veya inançların yanlış olabileceğini görmek ve bunları ortaya koyabilecek kadar dürüst ve cesur olmak.

2-Son tahlilde beğeni ve eğilimlerimize uyan birtakım düşünce veya teorilere değil, fakat nesnel ve olgusal verilere bağlı kalmak, teorilerimizi olgulara tam uyacak şekilde değiştirmekten, ne pahasına olursa olsun, kaçınmamak.


JOHN DALTON(1766-1844)



John Dalton ilk kez modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer.Atom,molekül,element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir.

John Dalton,İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir.Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik,fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar.Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.On iki yaşına geldiğinde,kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır.Aralıksız on beş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz,matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir.Onun ömür boyu süren bir yan tutkusuda hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi.Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri,havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.

Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı:Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu?Karışımda,örneğin,karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu?Sonra,gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı,yoksa başka etkenlerde var mıydı?

Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton,1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır.Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı,meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine,Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton,Akademiye yüzden fazla bildiri sunar,bilimsel konferanslarda aktif rol alır.

Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir.Ona göre,kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları birbirinden ayırmak ya da birbiriyle birleştirmektir.Bu parçacıklar maddenin,o zaman bölünmez,parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri,yani atomlardı.

Dalton,kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarını da belirler.En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını ''1'' diye belirler.Ardından suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek,oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer.Bu yanlıştı kuşkusuz.Dalton suyun H2O değil,HO olduğunu sanıyordu.Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette.Unutulmamalıdır ki,atomların nasıl bir araya gelip şimdi 'molekül'dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.

Renk körlüğü de tıp diline 'daltonizm'diye geçer.Dalton renk körüydü,zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti.

Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir.Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz.

KOSLU HİPOKRATES


Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos’ta doğmuş ve Asklepiades’in soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, “ Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir.” demiştir. Aristoteles de Politica’sında bir doktor olarak Hipokrates’in büyüklüğünden söz etmiştir.

Hipokrates’in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles’in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı..

Hipokrates’in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates’e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir.

Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı.

Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı.

Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes’in Corpus’unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve “ Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir.” denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir.

Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: “ Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır.”

Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates’in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir.

Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der:



“ Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir.”

Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin ili olması düşünülemez.


Leonardo da Vinci


1452- 1519 yılları arasında yaşamış eşsiz ressam ve filozof, yaşadığı dönemin en büyük mucit ve deneyci bilimadamıdır. Leonardo da Vinci Rönesans'ın simgesidir.

" Mona Lisa" ve " Son Yemek" tablolarının yaratıcısı Leonardo'nun sanat dünyasındaki yüce konumu hemen herkesçe bilinen bir gerçek. Ama bilimadamlığı kimliği için aynı şey söylenemez. Bir kez, yüzyılımıza gelinceye dek bu kimlik sanatçı kişiliğinin gölgesinde ya gözden kaçmış, ya da, önemsenmediği için unutulmuştur. Sonra, bu unutulmuşlukta Leonardo'nun kendi sıra dışı tutumunun da payı vardır.

Bilimsel çalışmalarını yayımlamaktan özenle kaçındığı gibi, tuttuğu notları düpedüz okumaya elvermeyen kendine özgü bir yöntemle kaleme almıştı (400 yıl mahzende kalan, çizimleriyle birlikte yaklaşık 5000 sayfa tutan bu notlar sağdan sola doğru yazıldığı için ancak aynada yansıtılarak okunabilmiştir).

Leonardo, yaşam boyu biriken gözlemsel bulgularını; botanik, jeoloji, coğrafya, anatomi ve fizyoloji alanlarındaki inceleme sonuçlarını; mimarlık, şehir planlama, su ve kanalizasyon projelerini; savaş teknolojisine ilişkin buluş ve icatlarım bu notlarda saklı tutmuştu. Notların yüzyılımızın başında gün ışığına çıkarılmasıyla dev sanatçının aynı zamanda, ilgi alanı son derece geniş büyük bir bilimadamı olduğu kesinlik kazanır. Notlar sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bilimsel buluş ve atılımların pek çoğunun ipuçlarını içermekteydi.

Leonardo mesleğinde cerbezeliğiyle tanınan hukukçu bir baba ile köylü bir hizmetçi kızın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğar doğmaz dede evine uzaklaştırılan bebek anasını hiç görmemenin acısıyla büyür. Babasının ilk yıllardan başlayarak eğitimiyle yakından ilgilenmesi çocuk için belki de tek teselli kaynağı olur. Okul yıllarında en çok matematik problemlerini çözmede gösterdiği üstün yetenekle dikkatleri çeken çocuk, bir yandan da yaptığı güzel resimlerle çevresinden hayranlık topluyordu.

Onaltı yaşına geldiğinde dönemin tanınmış artisti Andrea del Verrochio'nun yanma çırak olarak girer. Ustasının gözetiminde coşkuyla işe koyulan delikanlı çok geçmeden ağaç, mermer, kil ve metal işlemede büyük beceri kazanır. Olağanüstü yeteneklerini gören usta çırağının Latin ve Grek klasikleriyle felsefe, matematik ve anatomi üzerinde öğrenimini sürdürmesine yardımcı olur. Öyle çok boyutlu bir öğrenim, Verrochio'ya göre, gerçek bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereksinimdi.

Çıraklık dönemini yirmialtı yaşında noktalayan Leonardo başvurusu üzerine Artistler Loncası'na kabul edilir. Artık, kendi yönünü çizme, geleceğini kurma özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Büyüleyici resim ve yontularının yanı sıra ortaya koyduğu mühendislik projeleriyle Dük'lerin ilgisini kazanan genç adam, yaşamını sırasıyla Floransa, Milano, Roma saraylarında sürdürme olanağı bulur; son üç yılını ise Fransa'da Kral Francois I'in koruyuculuğunda geçirir.

Leonardo çok yönlü etkinlikler içinde sürekli uğraş veren bir kişiydi, ancak yeterince dirençli değildi. Çoğu kez, coşkuyla üstlendiği bir çalışmayı bitirmeden, daha çekici bulduğu başka bir işe yönelir, yeni serüvenler arkasında koşardı. Asıl tutkusu sanattı kuşkusuz. Sanat dışı çalışmalarında özellikle esemenli ve dağınıktı. Projelerinin pek çoğu kağıt üzerinde kalmış, ya da, tam sonuçlandırılmadan bir kenara itilmişti.

Projeleri arasında çok önemsediği, deneysel olarak gerçekleştirmeye çalıştığı uçak, helikopter, paraşüt türünden araçlar, çeşitli silah modelleri vardı. Anatomi konusundaki incelemeleri hiç kuşkusuz dönemin en değerli bilimsel çalışması diye nitelenebilir. Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları, sayısı 750'yi bulan ayrıntılı çizimleri ona anatomi tarihinde üstün bir yer sağlamıştır.

Fizyolojinin gelişmesine yaptığı katkıları arasında en başta kanın işlev ve devinimine ilişkin çalışması gelir. Kalbin kaslarını ayrıntılarıyla incelediği özellikle kapakçıkların işlevini iyi kavradığı çizimlerinden anlaşılmaktadır. Kanın tüm organizmaya yayılarak doku ve organları nasıl beslediğini, çökeltileri nasıl temizlediğini açıklamaya çalışır. Organizmadaki kan devinimini suyun doğadaki devinimine benzetir: Bulutlardan yağışla inen su deniz ve göllerde toplanır, sonra buharlaşarak yeniden bulutları oluşturur. Bu benzetişte, Harvey'in 100 yıl sonra olgusal olarak doğruladığı "kan dolaşımı" hipotezini bulabiliriz.

Astronomiye gelince, Leonardo'nun bu alanda Kopernik'i öncelediği söylenebilir. Kilisenin o sıra gösterdiği hoş görüden de yararlanarak, yerkürenin güneş çevresinde bir gezegen olduğunu ileri sürebilmişti. Oysa yerleşik öğretiye göre dünyamız evrenin merkezinde sabitti. Göksel nesneler ise kutsal nitelikleriyle apayrı bir ortamda devinmekteydiler.

Leonardo'nun fizikte, özellikle mekanik dalında, ulaştığı bazı sonuçlarla Galileo ile Newton'u da öncelediği bilinmektedir. "Canlılar dışında algıladığımız hiç bir nesne kendiliğinden devinime geçmez," diyen Leonardo, "her nesnenin devindiği yönde ağırlığı olduğunu, serbest düşen bir cismin düşmede geçen zamanla orantılı olarak ivme kazandığını" ileri sürmekle de kalmaz; daha ileri giderek, egemen Aristoteles öğrentisinin tam tersine, kuvveti devinimin değil, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak gösterir. Bu savın daha sonra mekaniğin devinim yasalarından biri olarak dile getirildiğini biliyoruz.

Aristoteles'in öğretilerine uzak duran Leonardo'nun Arşimet'e çok yakın ilgi göstermesi ilginçtir. Arşimet'in yapıtları o sıra henüz basılmamıştı. Ellerde dolaşan bir kaç el yazması kopya da, okunur gibi değildi. Bu kaynakları çok önemseyen Leonardo'nun okunaklı iyi nüsha elde etmek için başvurmadığı kimse, çalmadığı kapı kalmaz. Amacı: klasik çağın öncü bilimadamının kaldıraç ve hidrostatik konularındaki buluşlarını bilim dünyasına tanıtmak, "Arşimet" adını layık olduğu yere yükseltmekti.

Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu vb. olgularla da ilgilenen Leonardo, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından söz etmişti. Onun ilginç bir gözlemi de, yarım ay'ın karanlık bölümünün belirsiz de olsa görünmesine ilişkindir. "Eski ay, yeni ay'ın kucağında" diye betimlediği bu olayı, dünyamızın yansıttığı ışıkla açıklar.

Leonardo'ya jeolojinin öncüsü gözüyle de bakılabilir. Dağ yamaçlarında topladığı fosillerin bir bölümünün deniz yaratıklarına ait olduğunu söyler; yerküre kabuğunun zamanla değişikliklere uğradığı, yeni tepe ve vadilerin oluştuğu gibi noktalara değinir. Üstelik bu tür oluşumların salt doğal nedenlere bağlı olduğunu vurgulamaktan da geri kalmaz.

Simya, astroloji ve büyü türünden uygalamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi. Leonardo'nun bilimsel yöntem anlayışı neredeyse çağdaş anlayışla eşdeğer düzeydedir. Bu anlayışta "olgusal veri - açıklayıcı kuram etkileşimi" temel öğedir.

Leonardo'nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı; çünkü, bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir. Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü. Ona göre insanoğlu sürgit kesinlik arayışı içinde olmuştur. Ancak, kesinlik görecelidir; olduğu kadarıyla, doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise, ulaştığı açıklamaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.

Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi: Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız, teoriye dayanmayan uygulamayı kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun her şeyi kucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.

Onun gözünde sanat, felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen, etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin, felsefeyi soyut düşüncenin, bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ayrı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi.

Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde, zengin yaşam öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti: "Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm. "

Öldüğünde 67 yaşındaydı, ama bedensel olarak tükenmişti. Güçlü bir beynin amansız sürükleyişi içinde, durmadan bulmak ve yaratmak savaşımı veren bu insanın yaşamı acı dolu güzelliğiyle gerçek bir dramdı.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 23.09.08, 10:07   #19 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Tarihteki Bilim Adamlari..

LOUİS PASTEUR(1822-1895)



Bilim tarihinde pek az bilim adamı Louis Pasteur ölçüsünde insan yaşamını doğrudan etkileyen buluşlar ortaya koymuştur.Günlük dilimize bile geçen 'pastörizasyon' terimi onun buluşlarından yalnızca biridir.Kristaller üzerindeki kuramsal çalışmalarının yanı sıra kimi hastalıklara bağışıklık sağlama yolundaki çalışmaları,bu arada özellikle 'şarbon'(ya da antraks)denilen koyun ve sığırlarda görülen bulaşıcı hastalıkla kuduza karşı geliştirdiği aşı yöntemi ona dünya çapında ün kazandırmıştır.Bugün Fransa'da pek çok bulvar ve alan onun adını taşımaktadır.Kendi kurduğu 'Pasteur Enstitüsü'dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden biridir.Fransızların gözünde Pasteur ulusal bir kahramansa,bunun nedeni onun yalnızca büyük bir bilim adamı olması değil,aynı zamanda,yaşamı boyunca ortaya koyduğu özveri ve insanlığa hizmet tutkusuydu.

Louis,Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunuydu.Babası,Napolyon ordusunun üstün atılım gücüyle ''Legion de Honour'' alan bir astsubaydı.Baba Pasteur'ün,Napolyon'un düşmesiyle ordudan ayrılmasına karşın İmparator'un anısına beslediği derin bağlılık duygusu,ilerde oğlu Louis'in olağanüstü direnç ve yeteneklerini de yönlendiren katıksız yurtseverliğe dönüşmüştü.

Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu,ama çocuklarının eğitimi için her türlü sıkıntıyı göze almıştı.Louis daha küçük yaşlarında güçlükleri göğüslemede sergilediği direnç ve istenç gücüyle dikkatleri çekiyor,coşkuyla başladığı okul öğreniminde kendisiyle birlikte kardeşlerininde başarılı olması için uğraş veriyordu.Gerçi okulda pek parlak bir öğrenci değildi;dahası.ilk gençlik yıllarında ilerde büyük bilim adamı olacağını gösteren bir belirtide yoktu ortada.Tam tersine,Louis'in belirgin merakı portre çizmekti.Üstün bir yeteneği yansıtan tabloları,bugünde,Pasteur Enstitüsünde asılı durmaktadır.

Louis 19 yaşına geldiğinde sanatı bırakır,bilime yönelir.Başlangıçta öğretmenlerinin yönlendirmesiyle öğretmen olmaya karar verir,ünlü eğitim enstitüsü Ecole Normale Superieure'e başvurur.Giriş sınavını kazanmasına karşın,matematik,fizik ve kimyada derslere daha hazırlıklı başlamak için öğrenimine bir yıl sonra başlar.Amacı iyi bir öğretmen olarak yetişmekti.Ne var ki,öğrenimini tamamladığında tüm ilgi ve coşkusunun bilimsel araştırmaya yönelik olduğunu fark eder.Kristaller üzerindeki ilk çalışmaları onu adeta büyülemişti.Öğrencisinin özgün düşünme ve kavrayış gücünü sezen kimya profesörü onu,basit araçlarla yeni kurduğu laboratuvarına araştırma asistanı olarak alır.Bu genç bilim adamının hayal bile edemediği bir fırsattı.Pasteur hemen çalışmaya koyulur,ilk aşamada tartarik asit kristalleri üzerindeki optik deneylerini yoğunlaştırır.Çok geçmeden bilim çevrelerinin dikkatini çeken buluşları,kimi tanınmış bilim adamlarının teşvikiyle Fransız Bilimler Akademisine sunulur.Pasteur bilim dünyasınca tanınma yolundadır,ama Eğitim Bakanlığı onu bir ortaokula öğretmen olarak atamakta ısrarlıdır.Akademinin ve kimi bilim adamlarının giderek artan baskısına daha fazla karşı koyamayan Bakanlık bir yıl sonra Pasteur'ün Strasburg Üniversitesi'ne yardımcı profesör olarak dönmesine izin verir.

Pasteur'ün bir özelliği de kararlı olması,duraksamalarla vakit öldürmemesiydi.Üniversiteye gelişinin dha ilk haftasında Rektöre kızıyla evlenmek istediğini bildirir.Başvuru mektubu ilginçtir:Saklamama gerk yok,tümüyle yoksul bir kimseyim.Tek varlığım sağlığım,yürekliliğim ve üniversitedeki işimdir...Geleceğim,şimdiki eğilimim değişmezse,kiyasal araştırmalara adanmış olacaktır.Çalışmalarımdan beklediğim sonucu alırsam,ilerde Paris'e yerleşmeyi düşünüyorum.İsteğimi olumlu bulursanız,resmi evlenme önerisi için babam Strasburg'a gelecektir.

İstek olumlu karşılandı.Pasteur yaşamı boyunca tüm bilimsel çalışmalarında kendisine destek veren,tutku ve sorunlarını paylaşan Marie Laurent'le 1849'da yaşamını birleştirir.Bayan Pasteur gerçekten özveri ve sevgi bağlılığıyla olağanüstü bir eşti.Mutlu evlilijk ne yazıkki,yıllar sonra trajik bir dönemden geçer:Pasteurler dört çocuklarından üçünü küçük yaşlarında tifo ve benzer hastalıklar nedeniyle yitirirler.Geriye kalan oğulları yirmi yaşında iken 1871 savaşında Almanlara esir düşer.Pasteur bilimsel çalışmalarını bir yana iterek eşiyle birlikte oğlunun dönüşünü bekler;Fransa'nın yenilgisiyle birlikte cepheden kaçan binlerce genç arasında oğlunu aramaya koyulur.Sonunda bulunduğunda oğlan bitkin ve yaralıydı.Pasteur Almanları hiçbir zaman bağışlamadı;öyle ki,yıllar sonra bilimsel başarıları için gittiği Alman hükümetinin önerdiği madalyayı kabul etmedi.

Şimdi Pasteur'ü bilimin öncüleri arasına yükselten bilimsel çalışmalarına değinelim.

Pasteur'ün yaşamımızı bugünde etkileyen buluşlarından biri fermentasyon(mayalanma) olgusuna ilişkindir.''Fermentasyon''terimi bilindiği gibi maddelerde oluşan bir değişiklik sürecini dile getirmektedir.Örneğin şarap üzümden bu işlemle elde edilir;istenirse gene bu işlemle sirkeye dönüştürülebilir.Aynı şekilde,sütün şekeri laktik aside dönüştüğünde süt ekşir.Yumurta ve et türünden maddelerde fermentasyonla bozularak yenmez hale gelebilir.

Üretimi fermentasyona dayanan şarap Fransa'da çok önemli bir konuydu.Ne var ki,bu işlemin güvenilir teknolojisi henüz yeterince bilinmiyordu.Göreneklere bağlı yöntemler her zaman istenen sonucu vermiyor,kimi zamam şarap yerine sirke ya da kullanıma elvermeyen bozuk bir sıvı elde ediliyordu.Sorunu ilk kez Pasteur bilimsel olarak incelemeye koyulur:sonunda ulaştığı açıklama(fermentasyonun mikrop teorisi)geçerliğini bugün de korumaktadır.Buna göre,doğadaki organik maddelerdeki hemen tüm değişiklikler gözle görülemeyen birtakım küçük canlılar tarafından oluşturulmaktadır.Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceğini göstererek şarap üretimini sağlam bir yöntemle güvenilir kılmakla kalmaz,'pastörizasyon'dediğimiz işlemle modern süt endüstrisine de yol açar.

Pasteur'ün önemli bir başka çalışmasıda ipekçiliği büyük bir sıkıntıdan kurtarmasıdır.Hastalıklı ipek böcekleri,üreticileri sık sık büyük kayıplara uğratıyordu.Soruna çözüm bulması mikrop teorisiyle ünlenen Pasteur'den istenir.Bilim adamı her zamanki yoğun ve dikkatli yaklaşımıyla sorunu değişik boyutlarıyla inceler;sağlıklı ipek böceği yumurtalarını seçmede ''pratik'' diyebileceğimiz bir yöntem oluşturarak ipekçiliği güvenilir bir üretim teknolojisine kavuşturur.

Pasteur'ün başarıları bir tür zincirleme tepki içinde birbirine yol açmaktaydı.Kristaller üzerindeki çalışamaları onu onu canlı yaşamın gizemi sorununa götürmüştü.Canlılar üzerindeki incelemeleri ise onu fermentasyonu açıklayan mikrop teorisine ulaştırmıştı.Doğruluğundan artık kimsenin kuşku duymadığı bu teori başlangıçta tepkiyle karşılanmıştı: pek çok kimse için öyle bir düşünce uydurma bir açıklama olmaktan ileri geçemezdi.''Spontane üreme''diye bilinen yerleşik görüşe göre kurtçuk,tırtıl,tenya,sinek,fare vb.yaratıklar elverişli koşullarda kendiliğinden oluşmaktaydı.Oysa Pasteur ''kendiliğinden oluşumu''mikroskobik organizmalar için bile olanaksız görüyordu.

Mikrop teorisinin özellikle bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınması yolunda yeni araştırmalara yol açması kaçınılmazdı.Pasteur çok geçmeden şarbonun yanı sıra kangren,kan zehirlemesi,loğusa humması vb.hastalıklar üzerinde de araştırmalarını yoğunlaştırır.Onun çarpıcı bir başarısı da kuduza karşı oluşturduğu aşıdır.Kuduz özellikle köpeklerin taşıdığı ölümcül bir hastalıktır.Pasteur'e gelinceye dek kuduza karşı bilinen tek çare ısırılan yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı.Kaldı ki,gecikme halinde bu yöntemin,hastanın canını yakma dışında bir etkisi olmadığı da biliniyordu.Pasteur hayvanlar üzerinde denediği ama insanlara henüz uygulamadığı aşısıyla dokuz yaşındaki bir çocuğun yaşamını kurtarır.Azgın bir köpeğin ondört yerinden ısırdığı çocuğa kızgın demir uygulaması yapılamazdı.Umutsuz annenin çırpınışınada dayanamayan Pasteur aşısını ilk kez bu çocukta denemekten kendini alamaz.Sonuç çocuk için kurtuluş,gelecek kuşaklar için bir müjde olur.Büyük bilim adamı ölümünden önce yaşam felsefesini şöyle özetlemişti:Hiç kuşkum yok ki,Bilim ve Barış cehalet ve savaşı yok edecektir.Ulusların yıkmak,yok etmek için değil,yaşamı yüceltmek için birleşeceğine,geleceğimizi bu yolda,uğraş verenlere borçlu olacağımıza inanıyorum.

Pasteur'ün öyküsünde,anlamlı bir yaşam arayışındaki her genç için,çarpıcı ve güzel bir örnek vardır.


Nicolas COPERNICUS(1473 - 1543)


Nicolaus Copernicus 1473 yılında Torun'da doğmuştur. Cracow, Bologna, Padua ve Ferrara üniversitelerinde teoloji, hukuk ve tıp öğrenimi görmüş, eğitimini tamamladıktan sonra Frauenburg Katedrali'ne papaz olarak atanmıştır. Ancak Copernicus öncelikle astronomiye ilgi duymuştur; üniversite yıllarında İtalya'nın ünlü astronomlarıyla tanışmış ve onlardan almış olduğu derslerle bu alandaki bilgisini geliştirme olanağı bulmuştur.

Copernicus, Güneş merkezli gök sisteminin kurucusudur; Güneş'in evrenin merkezinde bulunduğunu ve Yer'in bir gezegen gibi, Güneş'in çevresinde dolandığını savunan bu sistemi, 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin Hareketi adlı ünlü kitabında bütün yönleriyle açıklamıştır. Bu yapıt iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde sistemin ana hatları tanıtılmış ve ikinci bölümde ise ayrıntılara inilmiştir.

Copernicus sisteminde, merkezde Güneş bulunur ve sırasıyla Merkür, Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenleri, Güneş'in çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolanırlar; Ay, bir gezegen değil, Yer'in çevresinde devinen bir uydudur. Satürn gezegeninden sonra, bütün gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan sabit yıldızlar küresi gelir. Gece ve gündüzler, Yer'in ekseni etrafındaki dönüşlerinden, mevsimler ise Yer'in Güneş çevresindeki dolanımlarından meydana gelir.

Gök Kürelerinin Hareketi'nin yayınlanması Avrupa'da büyük bir heyecan yaratmamış, astronomlar da dahil olmak üzere pek az kişi bu yapıtın değerini kavramıştır. Genellikle kitapta tasvir edilen sistem, gezegen kataloglarının hazırlanmasına yardımcı olacak yeni bir yöntem olarak benimsenmiştir.

Erasmus Reinhold (1511-1553) 1524'de, yani daha Copernicus'un yapıtı basılmadan önce, Güneş merkezli sistemi yeni bir çağın başlangıcı olarak karşılamış ve hemen bu sistemi temele alan ve Tabulae Prutenica olarak tanınan bir gezegen katalogu hazırlamıştı. Bu katalog, o dönemde kullanılmakta olan Alfons kataloglarına göre daha başarılı sayılsa da, umulanı verememişti.

Bazı astronomlar ise Copernicus'tan çok daha ileri gitmişlerdi. Battista Benedetti (1530-1590) gezegenlerin meskun olabileceğini söylüyordu. Giordano Bruno (1548-1600) ise, Güneş'in rotasyon hareketi yaptığını, kutuplarda basık olduğunu, sabit yıldızların birer Güneş olabileceğini, evrenin sonsuz olduğunu ileri sürmüştü; bilindiği gibi, sonradan bu görüşlerin çoğu doğrulanacaktı. Ancak Bruno, Aristoteles ve Batlamyus kozmolojisine dayanan kilise öğretisine karşı geldiği için dinsizlikle suçlandı ve 1600 yılında bu görüşlerinden ötürü yakıldı. Dini çevreler Copernicus'u hoşgörü ile karşılamıyorlardı. En sert tepkiler Protestanlardan gelmişti; Papa'yı İncil'e sadakat göstermemekle suçluyorlardı. Bunların başında Luther ve Melanchton geliyordu. Böyle bir ortam Copernicus ile İncil'i uzlaştırma çabalarına yol açtı. Bir İspanyol İncil'deki şu cümleye dayanarak Yer'in hareketini kabul etmişti: "Kim Yer'i yerinden oynattı ve bunun etkisiyle sütunlar sarsıldı."

Bruno'nun yakılmış ve Galilei'nin engizisyon tarafından cezalandırılmış olmasının etkisi çok büyük olmuştu. Nitekim Pierre Gassendi kutsal kitapla uyuşmuş olsaydı, Copernicus sistemini tercih edebileceğini söylüyordu.

Copernicus'un yapıtı ve Copernicus sistemini konu alan kitaplar, 1882 yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer aldı ve bu tarihte Kardinaller Meclisi, Katolik çevrelerinde Copernicus'un okutulabileceğini ilan etti.

Yeni sistemin bazı soruların yanıtını verememesi, yayılmasını ve gelişmesini engelleyen en önemli etkenlerden biriydi. Bu konudaki tartışmalar, Galilei'nin modern fiziğin temellerini atmasıyla son buldu. Böylece düşünce tarihinde, yeni atılımlara sahne olacak, yepyeni bir ufuk açılmış oldu.


Gök Kürelerinin Hareketi'nin 1543 yılında yayımlanması Rönesans'ın en önemli olaylarından biridir. Bunun özellikle astronomideki ve genellikle doğa bilimlerindeki ve tüm insan düşüncesindeki etkileri çok derindir. Her ne kadar bazı noktalarda eskiye bağlı kalmışsa da Kant'ın (1724-1804) belirttiği gibi, getirmiş olduğu görüş kökten bir değişikliğin sembolüdür. Bu yüzden bilim tarihi açısından bu yapıt Ortaçağ ile Yeniçağ'ı birbirinden ayıran gerçek bir hudut taşı olarak kabul edilir.

Copernicus'ten önce de Güneş merkezli sistemi ortaya koyanlar olmuştu, ama bunların hiç birisi Copernicus gibi etkili olamamıştır. Copernicus temel prensiplerini ortaya koyduktan sonra yaşamının hemen hemen otuz yılını bunu bir hesaplama sistemi haline getirme çabasıyla geçirmiştir. Sonunda çok eleştirildiği gibi karmaşık da olsa, hatta Batlamyus'tan daha başarılı olmasa da, Yer merkezli sistemin karşısına, aynı ayrıntılı hesaplama olanağına sahip bir ikinci sistemi koyabilmiştir. Almagest'ten hesaplama tekniğini, gözlem sonuçlarını almasına rağmen, Ortaçağ bilimine en büyük darbeyi indirmiş, modern astronomiye, modern fiziğe giden yolu açmış, kuşkusuz Yeniçağ'ın öncüsü adını almaya hak kazanmıştır.

Onun astronomiye zaten var olan merakı giderek bir numaralı ilgi alanı oldu. O araştırmalarını kendi başına ve yardım almadan yaptı. Gökyüzünü kathedralin duvarları içindeki bir kuleden gözlemledi ve bu gözlemleri teleskop’un icadına yüzlerce yıl kala çıplak gözle gerçekleştirdi. 1530’da dünyanın kendi ekseni etrafında günde bir kere, güneşin etrafında yılda bir kere döndüğünü iddia ettiği büyük çalışması De Revolutionibus’u bitirdi. Bu o zamanlar inanılmaz birşeydi. Copernik’e kadar, batı dünyası evrenin gerisinde hiçbirşey olmayan kapalı ve küresel bir yapıda olduğunu iddia ettiği Ptolemiac teorisine inanıyordu.

O zamana kadar düşünürlerin hemfikir olduğu Claudius Ptolemy Alexandra’da yaşayan bir Mısırlı’ydı. Potelmy’e göre dünya; sabit, hareketsiz ve evrenin merkezine konumlandırılmış güneş dahil herşey onun etrafında dönmekte idi. Bu insan doğasına çekici gelen bir teoriydi. İnsanın günlük gözlemlerine ve egosuna uygun düşen birşeydi. Copernik teorisini yayımlamakta acele etmedi. Teorinin birkaç astronom arasında incelenerek, kendisine fikir verebileceğini düşündü. Copernik’in çalışmaları, eğer genç bir adam bu çalışmaları 1939’da incelememiş olsaydı hiçbir zaman basılacak duruma gelemeyebilirdi. 66 yaşındaki bir rahibin yazısını okuyup ilgilenen 25 yaşındaki Alman Profesör George Rheticus ‘du. Copernik’in çalışmalarıyle birkaç hafta ilgilenmeyi tasarladı ama,iki yıl boyunca teori üzerine çalıştı ve teoriden çok fazla etkilendi. O zamana kadar Copernik teoriyi yayımlamakta isteksizdi. Kilisenin teorisi hakkında ne söyleyeceği ile çok ilgilenmesede o herşeyin mükemmel olmasını isteyen ve 30 yıl teori hakkında çalışmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanmadığını düşünen biriydi. Copernik için gözlemler sürekli tekrar edilmeliydi (İlginç olan dünyanın 300 yılının kaybına yolaçan elyazmaları 19. yüzyıl ortalarında Prag’da bulundu. Bu yazmalar gösterdi ki Copernik teorisini sürekli gözden geçiriyordu. Bu yazmaların hepsi o zamanlar için bilgili kişilerin kullandığı latince ile yazılmıştı.). Copernik 1543’de öldü ve hiçbir zaman çalışmalarının nasıl bir sansasyon yarattığını göremedi. Ortaçağdan kalma filozofik ve dinsel inanışlara karşı geldi. Copernik teorisi insanın, evrenin kendisi için yaratılmadığını, yalnızca onun bir parçası olduğunu düşünmeye zorladı. Onun çalışmalarının en önemli yanı insanın Cosmos’a bakışını değiştirmiş olmasıdır.Son dört yüz yılda tanık olduğumuz bilimsel gelişmelerin astronomideki bu devrimle başladığı söylenebilir. Güneş merkezi sistem yalnızca modern bilimin doğuşuna değil, insanın evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüşün ortaya çıkmasının başlangıcıdır aynı zamanda. Copernicus'la birlikte insan, kendini doğanın bir parçası saymaya başladı. Önceki süreçlerle ilgili olarak, Babillerin göksel nesnelerle ilgili gözlemleri, Yunanlıların kuramsal incelemeleri ve 17. yüzyıla gelinceye kadar egemenliğini sürdüren "Batlamyus sistemi"'nin yarattığı birikim, bu devrimi hazırladı denilebilir. Copernicus'un bu buluşunun Rönesans ve sonraki sürece tekabül etmesi bir şanstır aynı zamanda.Batlumyus'a göre gökyüzü, yıldızların çakılı olduğu dönen bir küre idi. Dünya bu kürenin merkezinde sabit bir yere sahipti. Çevresinde ay, güneş vd. gezegenlerden oluşan bir dizi küre mevcuttu. Tanrısal bir düzen olarak algılanan bu sistemle insanoğluna evrenin merkezinde olma onurunu(!) veriyor idi. - Ne var ki bu sistem, Copernicus açısından son derece karmaşık, tutarsız, parçaları ayrı yerlerde olan bir heykeli andırıyordu. Copernicus'un ilk çıkışı astronomiyi basitleştirmek ve tutarlı hale getirmek kaygısıyla olmuştur. Sisteme devrimci özelliğini veren şey ise yer merkezli sistem yerine güneş merkezli sistemi savunması ve Yer'in sıradan bir gezegen olduğunu belirtmesidir. (Evren'in sınırlılığı anlayışı terkedilmemiştir.) Copernicus'a göre Gezegenleri taşıyan göksel küreler, dünyanın değil, güneşin etrafında dönüyordu. Dünya merkezde değildir ve sabit de değildir. Yıllık ve günlük dönüşler sergiler.Copernicus'un Güneş'e karşı olan mistik hayranlığına Platon'un etkisi çerçevesinde bakılabilir. Katolik Kilisesi'nin önceleri belirgin bir tepkisi görülmez. İlk tepki Protestanlardan gelir:Bu konuda Luther "Bu budala astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arzın değil, güneşin döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?" diyerek yersiz bir tepki ortaya koymaktadır. Katolik Kilisesi'ne karşı amansız bir kavga veren Luther, bunun yerine yine Hristiyanlık içersinde bir yapılanma koymaktadır. dogmaların içinde ancak bilim düşmanlığı yapabiliyor.


NİELS HENRİCK DAVİD BOHR


Amerikalıların, atom fiziği alanında ilerlemelerine katkıda bulunur.

Tümlenirlik(complemantarite) ve nicel atom kuramını kuran, karmaşık çekirdek kuramının yaratıcısı, nükleer sıvı modelini çizmiş ve uranyum 235 yapılabilirliğini (fizibilite) açıklamış olan, fizikçi ve felsefesi Niels Bahr, 1885’te Kopenhag’da dünyaya gelmiştir. Konuyu geliştirmek amacıyla J.J. Thomson’un Combridge’deki laboratuarına girmiştir. Laboratuar şefi Sir Ernest Rutherford’dur. Rutherford ‘un çok zeki bir insan olduğunu belirtmiş. Işığın doğuran elektron enerjisinin, tasarlanmış değerlerin almadığını, sadece nicel değerlerle belirlendiğini kabul etti. Bu devrimci ilkeden, elektronların çizdiği nicel görüngeleri çıkardı. Hidrojen tayfını, başka atomsal özelliklerini ilk kez açıklamış oldu (1913). Onun, olguları kavrayış biçimi, eskinin her türlü kargaşasını derleyip toplama duygusunun eşliğindedir. Bu duygu, elektronla çekirdek arasındaki güçlerle ilgili değişik açıklama türlerine karşı çıkma eğilimini birliğinde getirmiştir.

- Bohr sonraki yıllar da, hidrojen atomu aracılığıyla, karmaşık atomlar, tutarlı bizimde hesaplama ve nicel ilkeler içeren nedenselliğin genel sınırları biçimleme yolunda ilerledi.

- Nicelle niteli yaklaşım noktalarını saptadığı “karşılılık” ilkesiyle, modern mekaniğin matematiksel anlatımının en anlamlı temellerinden birini atmış olan Bohr; birkaç elektron içeren atomların yaklaşık yapılarını hesaplamayı başarmıştır.

- Bohr ekibi, X ışınların tayfını çözümlemiştir. Bu ışınları, atomlar aracılığıyla soğurulması ve dağılımı; elementlerin, kimyasal özellikleri dolayısıyla bilinen periyodik değişmeleri, o çalışmalarla gün ışığına çıktı.

- Kesinsizlik ilkesinin gelişimi, ona atom fiziğinin felsefesel özelliklerine inmeyi öğretmiştir. Bu özelliklerinden tümlenirlik veya tümlenebilirlik ilkesine varmıştır (1928).

- Kurduğu atom çekirdeğini sıvı damla modeli ve nükleer reaksiyonun açıklanmasında, değişken çekirdek kavramı üzerindeki vurgusu, çekirdeksel (nükleer) araştırmalara ışık tutmuştur. Değişken çekirdek görünüşü çekirdek yarılması görüşüne uygulanmış, doğal uranyumda bulunan, az miktardaki uranyum -235’in gözlenen nükleer bölünmelerin büyük bir bölümünü yarattığı böylece anlaşılmıştır. O sıralar bulunmamış olan plutonyum elementi böyle bir yaklaşımla ölçümlenebilmiştir.


ÖKLİD


M.Ö.300 yıllarında yaşamış olan Öklid hakkında bilinenler çok azdır. Elementler adlı meşhur kitabını 40 yaşında yazdığı söylenmektedir. Gençliğinde Atina’da, Platon’un Akademisinde eğitim görmüş, astronomi, aritmetik, geometri ve müzik konularına burada ilgi duymaya başlar. Elementleri İskenderiye’ce yazmıştır. Öklid geometrisinin aksiyomları şunlardır:

1- Aynı şeye eşit olan şeyler birbirlerine de eşittirler.

2- Eğer eşit miktarlara eşit miktarlar eklenirse, elde edilenler de eşit olur.

3- Eğer eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkartılırsa, eşitlik bozulmaz.

4- Birbirine çakışan şeyler birbirine eşittir.

5- Bütün, parçadan büyüktür.

Öklid geometrisinin postülaları ise şunlardır.

1- İki yol arasını birleştiren en kısa yol, doğrudur

2- Doğru doğru olarak sonsuza kadar uzatılabilir.

3- Bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri çemberdir.

4- Bütün dik açılar birbirine eşittir.

5- İki doğru bir üçüncü doğru tarafından kesilirse, içte meydana gelen açıların toplamının 180 dereceden küçük olduğu tarafta bu iki doğru kesişir.

6- Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir.

7- Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir.

Öklid ‘in üç tane de uzay kabulü vardır.

1- Uzay üç boyutludur.

2- Uzay sonsuzdur.

3- Uzay homojendir


THOMAS ALVA EDİSON



Dünyanın en büyük mucitlerinden biri olan Edison ABD’nin Ohio eyaletindeki Milan’da dünyaya geldi. Geniş bir düş gücü olan çok meraklı bir çocuktu. Öğretmeni onun bitmek bilmeyen sorularını aptallık belirtisi olarak gördüğünden okuyamayacağına karar vererek üç ay sonra okuldan uzaklaştırdı. O yıllarda kimyaya büyük ilgi duyan Edison bu konuda bulabildiği her şeyi okudu ve daha on yaşındayken kendi eliyle sebze yetiştirip satarak kazandığı parayla evlerinin kilerinde kimya deneyleri yapmaya başladı. 12 yaşındayken bir tirende dergi ve meyve satıyor, bir yandan da tirenin yük vagonunu yerleştirdiği küçük bir baskı makinesi ile haftalık bir gazete basıyordu. Ama bir gün içinde kimyasal madde bulunan şeylerden biri kırılıp vagonda yangın çıkınca Edison hem tirendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı. Daha sonra telgrafçılık öğrenmeye karar veren Edison 1863-1868 arasında ABD ve Kanada da birkaç telgrafhanede çalıştı. 1868 de bir atölye kurdu ama yaptığı elektrikli kayıt aygıtının patentini satamayınca bir yıl sonra parasız ve borçlu olara Boston dan New York ‘a gitti. Altın borsasındaki telgraf aygıtının bozulduğu bir sırada rastlantıyla orada bulunması bir şans oldu. Edison aygıtı ustalıkla onardı ve başarısı telgraf şirketinde iş bulmasına yol açtı. Edison daha sonra kayıt yapabilen ve borsadaki fiyatların duyurulmasında kullanılan bir telgraf aygıtı geliştirdi ve patentini iyi bir fiyatla sattı. Sattığı patentlerden kazandığı parayla bir atölye kurdu ve kendi buluşlarının yapımına girişti. Edison ilk başarılı yazı makinesinin yapılmasına da katkıda bulundu. Bir telgraf teli üzerinde aynı anda 6 mesajın birbirine karışmadan gönderilmesinin yolunu buldu. Edison 1877 de sesi kaydedip tekrarlayabilen gramofonu icad etti. Bu ona büyük bir sevinç verdi. İlk başarılı gramofon denemesinde aygıtta “ Mary’nin küçük bir kuzusu vardı” şiirini okuduktan sonra gramofonu ikinci kez çalıştığında aynı sözcükler cızırtılı ama oldukça net bir biçimde duyulmuştu. O zaman fonograf adı verilen bu ilk gramofonun huniye benzer bir hoparlörü vardı. Ve mumdan yapılmış silindir biçimde plaklar kullanılıyordu. Edison un öbür buluşları arasında telefon ağızlığı ( verici) elektrik ampulü, demir nikelli akümülatör, elektrikli oy kayıt makinesi, diktafon da vardır.. günümüzde kullanılan film makinelerinin öncüsü olan kinetoskopu ticari amaçla kullanılabilecek biçimde geliştiren de Edison dur. Edison elektrik ampulü üzerinde çalışırken bir rastlantı sonucunda “ Edison Etkisi “ olarak bilinen olayı buldu. Ampulün filamanında ki karbon taneciklerinin zamanla buharlaşarak lambanın yüzeyinde biriktiği bu termoiyonik salım olayı sonradan radyo lambalarının temelini oluşturmuştur. Edison birinci dünya savaşı sırasında elde edilmesi güç olan kimyasal maddelerin yerini tutacak yeni maddeler yapmanın yolunu aradı. Başarısını zekadan çok sıkı çalışmaya borçlu olduğunu söyleyen Edison yemek ve dinlenmeye zaman ayırmayı çok görür kimi zaman laboratuarında ki masalardan birinin üzerinde giyinik olarak uyurdu.


WERNER HEİSENBERG(1091-1976)


Bilim tarihinde yüzyılımızın ilk çeyreği devrimsel atılımların birbirini izlediği fırtınalı bir dönemdir.

Heisenberg 24 yaşında iken oluşturduğu matris mekanik ve kendi adıyla bilinen belirsizlik ilkesiyle atom fiziğine yeni bir kimlik kazandırır,1932'de Nobel Ödülünü alır.

Fizikçi arkadaşları arasında sezgi gücüyle tanınan Heisenberg,daha okul yıllarında,ders kitaplarında yer alan görsel modellere kuşkuyla bakmıştı.Bohr modelini bile pek inandırıcı bulmamıştı.Atom,modellerde işlendiği gibi karmaşık değil,basit bir yapıda olmalıydı.

Üniversiteyi bitirir bitirmez,seçkin genç fizikçilerin toplandığı Kopenhag Teorik Fizik Enstitüsü'ne katılan Heisenberg'in sorguladığı temel nokta şuydu:Bohr modelinde öngörüldüğü gibi elektron devindiği yörüngeyi nasıl seçmekte,dahası bir başka yörüngeye sıçramadan önce titreşim frekansını nasıl belirlemekteydi?Bohr varsaydığı bu davranışı açıklamasız bırakmıştı.

Elektronun çekirdek çevresinde devinen,sıradan bir parçacık olduğu savı da dayanaksızdı.Heisenberg varsayımlar ve görsel modeller yerine,doğrudan deneysel verilere dayanan matematiksel bir dizge arayışı içindeydi.Öncelikle kimi saptamaların göz önünde tutulması gerektiğine inanıyordu.Örneğin,atom içinde kaldğı sürece elektrona ilişkin tahmin ötesinde fazla bir şey bilmediğimiz,ama atom dışındaki davranışına ilişkin elimizde epey deneysel veri olduğu;yine,ivmeli devinen bir elektrik yükü olarak elektronun,elektro-manyetik radyasyon saldığı,salınan radyasyonun frekansının deviniminin yinelenme frekansıyla aynı olduğu.


Wilhelm Conrad Röntgen


27 Mart 1845'te Rhine'in küçük bir taşrası Lennep'te bir tüccarın tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi o 3 yaşındayken, daha sonra burada Martinus Herman van Doorn Enstütüsü'ne de gideceği Apeldoorn'a taşındı. Özel bir yeteneği yoktu ama doğa ve orman hayranıydı. Mekanik alet yapımına yatkındı. Bu bütün yaşamı boyunca karakteristik bir özelliği oldu.

1862'de aslında başkasının karikatürünü yapmış olmasına rağmen, öğretmenlerinden birinin karikatürünü yaptğı haksız olarak iddia edilip, atılacağı Utrecht teknik okuluna başladı. Daha sonra fizik okumak üzere 1865'te Utrecht Universitesi'ne girdi. Burada yeterli başarıyı göteremeyerek, Zürih'teki Polyteknik okulunun sınavlarına girip kazanınca, makina mühendisliği üzerine okumaya başladı. Clausius'un derslerine ve Kundt'la laboratuvar çalışmalarına katıldı. Hem Kundt, hemde Clausius onun gelişiminden çok etkilendiler. 1869'da Zurich Universite 'sinden doktora diploması aldı. Ve Kundt'un asistanı olarak atandı. Daha sonra Kundt'la aynı yıl Würzburg'a, üç yıl sonrada Strasbourg'a gitti.

1874 yılında Strasbourg Universite'sine okutman, bir yıl sonra Wurtemberg 'de Hohenheim Tarım Yüksek okulu'na profesör olarak atandı.1876' da Strasbourg 'a fizik profesörü olarak geri döndü. Fakat 3 yıl sonra Giessen Universite'si fizik bölümünden gelen teklifi kabul etti. Aynı konumda 1886' da Jena Universite' si ve 1882' de Utrecht Universite'sinden gelen teklifleri redettikten sonra Würzburg Universite' sinden gelen çağrıyı kabul etti. Daha sonra 1900'da Bavarian hükümetinin özel bir teklifini kabul edip, Munih Universite'sine gitti ve hayatının sonuna kadar burada kaldı.

Röntgen ilk olarak kristallerin ısı iletkenliği üzerine yazılan bir yazıdan birkaç yıl sonra, gazların özgül ısıları hakkında 1870' de ilk yazısını yayımladı. Diğer araştırmaları Quartzların elektriksel ve diğer özellilkleri, farklı sıvıların kırılma indislerinin basınç altında etkilenimleri, elektromanyetik etki altındaki polorize edilmiş ışığın değişimi, su ve diğer sıvıların sıcaklık ve sıkıştırılabilirlik fonksiyonları, yağ damlacıklarının su üzerinde yayılışı dır.

Röntgen adı X-ray ışınlarının keşfiyle anılır. 1895'te düşük basınçlı gazların içinden geçen elektrik akımı üzerine çalışıyordu. Bu alanda daha önce J. Plucker (1801-1868), J. W. Hittorf (1824-1914), C. F. Varley (1828-1883), E. Goldstein (1850-1931), Sir William Crookes (1832-1919), H. Hertz (1857-1894) and Ph. von Lenard (1862-1947) 'in çalışmalrı olmuştu. Bu bilim adamlarının Cathode ışınları ile ilgili yaptığı araştırmalar sonucu bu konu oldukca iyi biliniyordu. Fakat Röntgen'in Cathode ışınları üzerine yaptığı araştırma yeni bir çeşit ışınımın keşfine yol açtı.

Içi boşaltılmış bir tüp, karanlık bir odada bütün ışınlardan korunmak için siyah bir kartonla kaplanırsa, ve bir tarafı barium platinocyanide' la kaplı kağıd çıkan ışınların yolu üzerinde iki metre uzağa bile konsa, geçirgen oluyordu. Devam eden bir çok deneyden sonra ışınların yolu üzerine konan değişik kalınlıktaki cisimler farklı geçirgenlik özelliklerine sahip oluyordu. Karısı elini ışınların üzerinde bir müddet hareketsiz tutup, ışınlar fotoğraf paleti üzerine düştüğünde, görüntüyü biraz iyileştrince elindeki kemiklerin ve parmağındaki yüzüğün gölgesinin palete düştüğünü fark etti. Bu o zamana kadar alınan ilk röntgenogram'dı. Bu ışınların yapısını bilmediğinden X-rays adını verdi. Daha sonra Max Von Laue ve öğrencileri bu ışınların, ışıkla aynı elektromanyetik yapıya sahip, fakat yüksek frekanslardaki salınımlarda farklı özellikler gösterdiğini buldular

Röntgen Anna Bertha Ludwig ile Zürih'te evlendi. Hiç çocukları olmadı.Karısından 4 yıl sonra 10 şubat 1923' te öldü.


WİLLİAM HARVEY(1578-1657)


Özel yaşamı renksiz ve tekdüze geçen Harvey'in bilim adamı olarak büyüklüğünü iki özelliğinde bulmaktayız(1)Gerçeğin,kökeni hangi otoriteye dayanırsa dayansın önyargılarda değil,nesnel gözlem verilerinde olduğu inancı;(2)Dini inançlardan kaynaklanmış bile olsa her türlü bağnazlığa karşı durma cesareti.

Yaşadığı dönemde büyücülük,resmi yasağa karşın,halk kesiminde yaygın bir uygulamaydı.O sırada yıkıma yol açan büyük bir deniz fırtınasından hükümet büyücüleri sorumlu tutmuştu.Bu gerekçe ile yakalanan bir grup savunmasız zavallı insanı ölüm cezasından Kral'ın başhekimi Harvey kurtarır.Harvey'in doğal yıkımlarla büyücülük denen pratiğin bir ilişkisi olmadığına başta Kral olmak üzere yetkilileri inandırması kolay olmamıştı,kuşkusuz.

İngiltere'de küçük bir kasabada 1Nisan günü dünyaya gelen William çocukluğu boyunca arkadaşlarının 'Nisan Balığı' sataşmalarına hedef olmuştu.Varlıklı babası aynı zamanda kentin belediye başkanıydı.William on beş yaşına geldiğinde üniversiteye girmeye hazırdı;sıkı bir sınavdan geçerek Cambridge'e girmeyi başarır.Bilimin diğer kollarında olduğu gibi tıpta da deney ve gözlemin ağırlık kazanmaya başladığı dönemdi bu!Öyle ki,üniversitede ilk kez,ölüm cezasına çarptırılan iki suçlunun cesetleri üzerinde inceleme yapma izni verilmişti.

Tıpta öğretisi tartışmasız kabul edilen otorite Bergamalı Galen(M.S.131-201)idi.Roma imparatoru Macus Auerius'un hekimi olan Galen,özellikle anatomi alanındaki çalışmalarıyla ünlüydü.O zaman insan cesedi üzerinde incelemeye izin yoktu.Galen ister istemez çalışmalarında domuz,köpek,maymun gibi hayvan ölüleriyle yetinmek zorundaydı.Bu yüzden,incelemeleri sınırlı kalmanın ötesinde birtakım yanlışlıklara düşmekten kurtulamaz.Rönesans döneminde insan cesedi üzerinde inceleme serbest bırakılmıştı.Ancak anatomi profesörleri teşrih işini asistanlarına bıraktıkları için önemli bir ilerleme sağlanamıyor,Galen öğretisi etkisini sürdürüyordu.

Bu geleneği ilk sorgulayan bilim adamı Andreas Vesalius olur.Padua Üniversitesi'nin 23 yaşındaki bu genç profesörü teşrih çalışmalarını kendisi üstlenir,inceleme yöntem ve araçlarını geliştirmede önemli adımlar atar.'İnsan Vücut Yapısı Üzerine'adlı yapıtında gözlem ve bulgularını ortaya koyan Vesalius,Galen öğretisinde saptadığı yanlışlıkları belirtmekten de geri kalmaz.

Harvey,Cambridge'de başladığı tıp öğrenimini,Vesalius ve Galileo'nun adlarıyla ün kazanan Padua Üniversitesi'nde sürdürür.Ama genç bilim damı ardığını bulamaz:Vesalius'un açtığı çığır ölümünden sonra terk edilmiş,Galen öğretisi yeniden egemenliğini kurmuştu.Hayal kırıklığına uğrayan Harvey duruma katlanır,diplomasını alıncaya kadar tepkisini ortaya koymaz.

Kalbin yapı ve işleyişine ilişkin yerleşik öğreti önyargıya dayanan hatalarla yüklüydü.Örneğin,damarlardaki kanın maviye çalması,arterlerdeki kanın ise açık kırmızı olması iki ayrı sistem olarak algılanmıştı.Ancak kanın bir sistemden diğerine nasıl geçtiği bir sorundu.Galen ve onu izleyenler geçişi,septumun ince gözenekli bir doku olduğu varsayımıyla açıklamışlardı.Oysa septum hiç bir sızıntıya elvermeyen katı bir yapıya sahiptir.Düzeltilmesi gereken bir başka hata da,kanın akışını sağlamak için kalple birlikte arterlerin de genleştiği inancıydı.

Hayvanları canlı olarak incelemeyi ilk kez Harvey denemiştir.Göğüslerini açarak kalbin atışını doğrudan gözlemliyordu.Gözlemleri sonunda onu şöyle bir yargıya ulaştırır:Kalp 'içi boşluk' pompa gibi çalışan bir kastır;öyle ki,eyleme geçtiğinde iç boşluğu daralmakta ve kan dışa yönelik akışa geçmektedir;gevşediğinde ise tam tersine kan genişleyen iç boşluğa dönmektedir.

Kalbin kasılmasıyla atar damarların kan taşıma dışında nabız atışı da verdiğini belirleyen Harvey,taşınan kanın miktarını da saptama yoluna gider.Kalbin her atışında yaklaşık 30gram kan pompaladığını hesaplar.(Bu,dakikada 72 vuruş olduğuna göre bir dakikada yaklaşık 5 litre,bir günde 6200litre demektir.)

Harvey incelemelerini daha ileri götürerek,damarların kanın akışına tek yönlü geçit verdiğini belirler.Bu geçitler 'çek-valf'işlevi gören kanatlarla donatılmıştır.Kanatlar atar damarlarda kanın vücuda akışını,toplar damarlarda kalbe dönüşünü sağlamaktadır.

Harvey kan dolaşımına ilişkin buluşunu 1628'de Latince yazdığı küçük bir kitapta ortaya koymuştu.1651'de yayımlanan ikinci kitabı embriyoloji konusunda Antik Çağ'dan o güne uzanan yaklaşık iki bin yıllık dönemde yapılan en önemli incelemeyi içeriyordu.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..

Konu Dilara tarafından (23.09.08 Saat 10:28 ) değiştirilmiştir..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Alt 17.01.09, 11:26   #20 (permalink)
Administrator
 
Dilara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Diğer Bilgiler
Üyelik Tarihi: 18.12.07
Nereden: Cennetten
Takım: Fenerbahçe
Mesajlar: 8.845
Rep Bilgileri
Rep Gücü: 168
Rep Puanı: 5822
Rep Derecesi: Dilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond reputeDilara has a reputation beyond repute
Teşekkür Bilgileri
Teşekkürleri: 614
1.113 Mesajına 1.475 Defa Teşekkür Edildi.

Standart Tarihteki Bilim Adamlari..

ALİ KUŞÇU


15 yy da yaşamış olan önemli bi astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey’in (1394-1449) doğancı başısı idi. “ Kuşçu” lakabı buradan gelmektedir. Ali Kuşçu, Semerkand’da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızad-i Rumi (1337-1420) ve Gıyaseddin Cemşid el- Kaşi (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık , öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey’den habersiz Kirman’a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkal el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey’e armağan etmiş ve Ali Kuşçu’nun kendisinden izin almadan Kirman’a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.

Ali Kuşçu, Semerkand’a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi’nin müdürü olan Kadızade_i Runi’nin ölümü üzerine göslemevinin başına gezmiş ve Uluğ Bey’in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand’dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir. Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını bir araya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu’ya İstanbul da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu bunun üzerine, Tebriz’e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul a geri döner. İstanbul a dönüşünde Ali Kuşçu Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Onu karşılayanlar arasında, zamanın uleması İstanbul kadısı Hocazade Müslihü’d- Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul a gelen Ali Kuşçu’ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya ya müderris olarak atanır. O burada Fatih Külliyesi’nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler çok rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafından izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa’da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu’nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi 16yy da ürünlerini verecektir.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanında yazdığı iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilir. İkinci bölümde Yerin Şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, yere ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkili olan bu astronomi eseri küçük bir el kitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu’nun diğer önemli eseri ise Fatih’in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.







Firtinanin Şiddeti Ne Olursa Olsun,
Marti Sevdigi Denizden Asla Vazgecmezmis..
Dilara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Dilara Kullanıcısına Bu Mesajı İçin Üye Teşekkür Etti :
Berra Su (21.12.11)
Yeni Konu aç Cevapla
Etiketler: , , , ,


Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Tarihteki En Ilginç 5 Gol !! Maxwell Komik Videolar 0 25.11.08 12:03
Bilim, Bilim İnsanı ve Bilimsel Etik-Pedagoji CadI Pedagoji / Staj & Ders Notları 0 17.10.08 18:11
Matematiğin Tarihçesi / Bilim Tarihi / Bilim SuppoRt Matematik / Bilim 0 21.08.08 22:09
ÜnLü Türk BiLim AdamLarI ve DaLLarI Zebani Tarih ve İnkılap Tarihi 0 12.03.08 23:26
Matematik BiLim AdamLarı Zebani Matematik 0 09.03.08 03:07


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:22 .


Powered by: vBulletin Version 3.7.0 (Türkçe)
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.0 RC2
Şikayetleriniz ve Site Admini ile İletişim İçin Email Adresimiz: Tıkla
Guncelforum.net

Son Konular | Sitemap | Sitemap-2 | skype indir | Survivor kim elendi | gabile | mirc indir | cinsel sohbet | cinselsohbet


7, 427, 6, 5, 106, 463, 464, 9, 10, 11, 12, 15, 16, 202, 18, 19, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 397, 34, 35, 36, 341, 38, 466, 40, 41, 42, 43, 44, 462, 45, 46, 47, 48, 198, 50, 51, 54, 123, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 112, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 511, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 108, 110, 113, 115, 117, 118, 119, 120, 122, 121, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 467, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 468, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 249, 248, 459, 247, 191, 512, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 199, 200, 201, 203, 204, 212, 213, 218, 346, 250, 458, 253, 254, 255, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 275, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 307, 308, 321, 317, 322, 338, 318, 323, 324, 325, 326, 327, 328, 330, 331, 336, 332, 333, 334, 337, 335, 340, 342, 343, 344, 363, 348, 347, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 382, 380, 461, 384, 386, 394, 388, 389, 393, 409, 398, 399, 400, 401, 410, 411, 460, 413, 414, 417, 416, 418, 419, 420, 421, 423, 425, 428, 435, 433, 447, 448, 450, 465, 457, 481, 469, 470, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 487, 480, 482, 483, 484, 485, 486, 489, 488, 490, 503, 504, 505, 506, 507, 510, 513, 508, 509,